TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (9.BÖLÜM)
TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (9.BÖLÜM)
0 Yorum
15-09-2021

7-KAPİTALİZMİN SÖMÜRGELEŞTİRME SALDIRILARINA KARŞI ÖZ SAVUNMAYA GEÇEN KADINLAR

A-Heretik Başkaldırının Asi Kadınları;

Avrupa feodalizminin artan bunalımını, sıkı vergiler, çalışma yükümlülüklerini artırma, kiracı çiftçilerden artı ürün payını fazlalaştırma, asker talebi yükselterek çözme politikası gelişir. Kapitalistin senyör ve kilise babalarıyla girdiği ortaklık sonucu köylülerin topraklarına el koyması köylü isyanlarının batıda ilk defa sistem karşıtı biçiminde gelişmesine yol açmıştır. Toprağın özelleştirilmesinin ve kilisenin ataerkil ittifakına karşı gelişen bu ayaklanmalar alternatif komünal yaşam ve inanç örgütlenmelerini geliştirir. ‘‘Halk Heretikliğin kökeninde Tanrının artık aç gözlülüğü, yolsuzluğu ve kepazelikleri yüzünden ruhban sınıfı aracılığıyla konuşmayı bıraktığı görüşü yatmaktaydı. Bu nedenle belli başlı iki mezhep kendisini ‘hakiki kilise’ olarak sunmuştu. Bununla birlikte, kiliseye meydan okumak aynı zamanda feodal iktidarın ideolojik dayanağıyla, Avrupa’nın en büyük toprak sahibiyle ve köylülerin gündelik sömürüsünden en çok sorumlu olan kurumla çatışmak anlamına geldiğinden, Heretiklerin bu mücadelesi esas olarak siyasi bir mücadeleydi. 11. yüzyıla gelindiğinde kilise, sözde tanrıdan aldığı, halkı demir yumrukla yönetme ve kasasını doldurma hakkını sonu gelmez bir zorbalıkla kullanan despotik bir iktidara dönüşmüştü. Para karşılığı günah çıkarmak, endüljans ve dini makamları satmak, inananları kiliseye yalnızca ondalık vergilerin kutsallığını vaaz etmek üzere çağırmak ve bütün kutsal işlemleri adeta pazara çıkarmak, papadan köy rahibine kadar her düzeyde rastlanabilen alışıldık uygulamalardı.’’

10. yüzyılda açığa çıkan Bogomillerin (Bogomilizm, Ortaçağ Avrupası'nda ortaya çıkmış bir dini akımdır. Bu akımın mensupları kendilerini Hıristiyan diye nitelemelerine rağmen birçok konuda yaygın Hıristiyan anlayışından farklı inanca sahiptiler. Örneğin, teslise inanmıyor, İsa'nın Tanrı'nın oğlu değil, peygamber olduğunu düşünüyor, Papalık otoritesini tanımıyor ve haç gibi dini sembolleri kabul etmiyorlardı. Bogomiller bu özelliklerinden dolayı Ortaçağ boyunca Papalığın büyük tepkisiyle karşılaştılar. Engizisyon mahkemelerinde idama mahkûm edildiler. Birçoğu işkenceye uğradı ve sürgün edildi.) çoğunluğunu kadınlar oluşturmaktaydı. Serflerin en aşağı tabakasını oluşturan kadınlar 11. yüzyıl boyunca, Fransa’daki ve İtalya’daki Heretik harekete yön verirler. Katharlar haçlı seferlerine ve idamlara karşıtlıkları ile ayrıca diğer inançlara hoşgörüleriyle tanınırlar. Evliliğe ve çoğalmaya karşı olan Katharlar yaşamın sadece üremeye dayalı ayakta kalma düzeyine indirgenmesine karşı dururlar. Paülcüler ruhu maddi dünyaya bağladığı için üremeyi ret ederken, Bogomil ve Katharlar ‘‘Bu keder ülkesine yeni köleler getirmemek için’’ felsefesiyle çocuk sahibi olmayı ret ederler. Kadın ve erkeklerin eşit olduğu, kadınların vaaz vermek, vaftiz etme, papazlık rütbelerine sahip olduğu Heretik hareketler, kadın figürüne, düşünce tanrıçasına tapınırlar. Evli olmayan kadın ve erkeklerin birlikteliğine izin verilirdi. ‘‘Orta sınıfa mensup sıradan kadınlardan oluşan Beguinler bu duruma bir örnek teşkil eder. Bu kadınlar özellikle Almanya’da ve Flamanya’da erkek kontrolünün dışında ve manastır otoritesine boğun eğmeden kendi geçimlerini sağlayabiliyordu.’’ Başlangıçta kilisenin esnek yaklaştığı doğum kontrolüne, bu kontrol ekonomik istikrarı tehdit etmeye başlayınca değişir. Heretik hareket ve yaygınca örgütlenen komün yaşamların dayandığı kadın hareketinin gerçekleştirdiği bu cinsel devrim, veba salgını ve savaşların sonucu açığa çıkan emek krizi ortamında şiddetli bir saldırı ile karşı karşıya kalır.

Bu nedenle Heretikliğin bastırılması ile cadı avlarının başlaması paralel gelişir. Heretikliği kadınlıkla ve cadılıkla özdeşleştiren kilise, çocuk kurban etme törenleri, cinsel sapkınlık ve orji ritüelleriyle suçladıkları kadınları engizisyon kıskacına alırlar. Afaroz, işkence, mülke el koyma, kazıklara oturtma, yakma kadınların uğradığı şiddetin biçimleri olur. ‘‘Albigenlere (Katharizm ya da Katarcılık Ortaçağ'da Fransa'nın Albi bölgesinde ortaya çıkan, Kilise’nin görüşlerine karşı çıkmış ve reenkarnasyonu kabul eden bir tarikattır. 13. Yüzyılda Haçlı orduları tarafından 20.000 kişinin katledilmiştir. Ruhun dünyevi kurtuluşa ermesi için pek çok defa bedenlenmesi gerekir. Ruhun kurtuluşunu maddi bağlardan kopma yoluyla aramak gerekir. Nefis terbiyesi ruhun kurtuluş sürecini hızlandırıcı bir yoldur. Dünyada düalite (ikilem) ilkesi geçerlidir. Dünya’da Satan’ın (şeytanın) egemenliği hüküm sürdüğünden, Dünya yaşamı ötesinde bir cehennemden söz etmeye gerek yoktur. (Yani cehennem bizzat yaşadığımız kötülük dolu yeryüzü olarak kabul edilebilir.) Kötülüğün kaynağı bedensel istekler, maddi hırslardır. İsa'nın dediği gibi, mal mülk edinme kaygısı kaçınılması gereken nefsani bir kaygıdır. İsa Tanrı’nın oğlu değildir, o da hepimiz gibi, bir ruhtur. Katoliklik boş inançlardan başka bir şey değildir.) Buna karşı 1215’te düzenlenen ve Kathar kalelerini yıkan Haçlı seferinden sonra dahi, heretiklik (İslam ile birlikte) kilisenin yüzleşmesi gereken en büyük düşman ve tehdit olma konumunu korudu.

Bu hareket köylüler, kendilerini yoksullarla özdeşleştiren ve heretik mücadeleye İncil’in dilini katan ruhban sınıfının alt tabakaları gibi hayatın her alanından gelen üyelere sahipti. Ancak halk heretikliği esas itibariyle bir alt sınıf meselesiydi. Kırsal kesimde ve kentlerde yaşayan proleterler arasında gelişip serpilmişti.’’ İtalya’da 1304’te yoksulluğun ve aşkın kutsal saltanatının gelişini duyuran Apostolikler Versellese dağlarında bir topluluk kurarlar. Kiliseye karşı direnişte olan köylüler, Apostolikleri destekler. ‘Erkek kılığına girerek onlarla omuz omuza savaşan kadınlarla birlikte, dolcino’nun destekçileri dört yıl boyunca haçlı seferine ve Piskoposun kuşatmasına karşı direndiler.’ Askeri güçlerin üstünlüğü sonucu ezilen hareketin öncülerinden Margherita dinden dönmeyi reddettiği için, yoldaşı Dolcino’nun gözleri önünde yavaş yavaş yakılarak öldürülür. ‘‘İngiltere de tırmıklarla, küreklerle silahlanmış yüzlerce kadın, erkek ve çocuğun “artık çalışmak yok” diyerek ortak alanların etrafına çekilen çitleri yıkmaya giriştiği “çitlemelere” karşı ayaklanmalar da dâhil olmak üzere, toprakların özelleştirilmesine karşı verilen “köylü savaşlarıydı”. Fransa da ise, 1593 ile 1595 arasında Croquantlar ondalık vergiler, aşırı yüksek vergiler ve Avrupa’nın geniş bir kesiminde kitlesel bir açlığa neden olan, artan ekmek fiyatlarına karşı isyan etmişti.’’ Köylü isyanları sürecinde genelde kadınlar ayaklanmayı başlatan ve yürütenlerdi. 1645 yıllında Montpellier’de açlıktan ölmekte olan çocuklarını kurtarmaya çalışan bir kadının başlattığı isyan ve 1652 yılında Cordoba’da bir kadın tarafından başlatılan isyan örnekleri vardır. İsyanlar bastırılıp katliamlar gerçekleştirildiğinde de yer altı direnişlerini sürdürenler kadınlar olmuştur. Diri diri yakma, bedenleri parçalama, kafaları kesme bu dönem uygulanan şiddet biçimleridir.

‘‘Ayrıca suçlanan kadınların maruz kaldığı işkencelerin içerdiği cinsel sadizm, tarihte bir eşine daha rastlanmayan ve herhangi bir suç temelinde açıklanamayacak olan bir kadın düşmanlığını gözler önüne serer. Standart usule göre, suçlananlar çırılçıplak soyuluyor ve (tüylerinin arasına şeytanın saklanmış olabileceği iddiasıyla) tamamen tıraş ediliyordu, sonra vajinaları dâhil bütün vücutlarına, şeytanın tıpkı İngiltere’de efendilerin kaçak kölelere yaptıkları gibi, bu yaratıklara damgalamış olabileceği işaretleri bulmak için, uzun iğneler batırılıyordu. Bir masumiyet ibaresi olarak bakire olup olmadıklarını anlamak için genellikle tecavüz ediliyorlardı. Suçlarını itiraf etmezlerse daha da vahşi işkencelere maruz kalıyorlardı, etleri lime lime ediliyor, altlarında ateşler yanan demir sandalyelere oturtuluyor, kemikleri kırılıyordu. Asılmaları ya da yakılmaları halinde, bu sondan çıkartılması gereken derslerin önemsemeden geçilmemesi çok önemseniyordu. İdam, cadıların çocukları, özellikle kızları da dâhil olmak üzere, topluluğun bütün üyelerinin iştirak etmesi gereken, mühim bir kamusal olaydı. Bu kızlar bazen annelerinin diri diri yandığı kazıkların önünde kırbaçlanırlardı.’’ Avrupa’daki cadı avcılığının nedeni, kadınların doğurganlıkları üzerindeki kontrollerinin, komünal ekonomi ve inançlarının, hekimlik ve şifacılığının bilgi anlayışlarının, heretik direnişlerinin kapitalist ilişkilerin yayılmasına engel olmasıdır. Kadınların kâhin, şifacı ve büyücü olması demek doğayı değiştirme gücüne sahip olmaları demektir. Bu kadınların iktidar ve devletin gücünü de tehlikeye sokacağı anlamına gelmektedir. Ezilenlerin moral dayanak olarak sığındığı, umutlar yüklediği ve değişim gücü gördüğü bu kadınlar sistemin temel tehdit gördüğü kesimdir. Yanı sıra kadınlarda biriken servete, toprağa el koymak ve bilimi kadından alıp modern tıp üzerinden bilgi üretme sürecini iktidarlaştırma amaçları cadı avlarının temel nedenleridir.

‘‘Cadı avı ayrıca kadın bedeninin, emeğinin, cinsel güçlerinin ve yeniden üretim yetilerinin devlet kontrolü altına alındığı ve ekonomik kaynaklara dönüştürüldüğü yeni patriyarkal düzenin kuruluşunun bir aracı olmuştur. Yani cadı avcıları, belli ihlalleri cezalandırmaktan ziyade, artık hoş görmedikleri ve toplumsal nefret uyandırmasını sağlamak zorunda oldukları genel kadın davranışlarını ortadan kaldırmakla ilgileniyorlardı.’' Kilisenin devlet, iktidar-ataerk gücü ile ittifak düzeyi kadın düşmanlığı ve katliamıyla sonuçlanınca, batıda kadın direnişinin aldığı etkili öz savunma araçlarından biri, alternatif kadın kiliselerinin kurulması olur. “13. yüzyıl sonlarında yaşayan Bohemyalı Guillemine, İsa'nın kadınları tam anlamıyla kurtuluşa götüremediğini ve Havva'nın halen bağışlanmadığına inanır. Bundan yola çıkarak değişik kesimlerin kadınlarını etrafında toplayarak bir kadın kilisesi kurmuştur.’’ Bu kadınlar dine kadın bakışı, kadın düşünceleri ve kadın isteklerini yansıtarak, teolojik yorumun erkekleştirilmesinden dolayı açığa çıkan düşmanlaştırıcı din anlayışının saldırılarından korunmaya çalışırlar. Teolojik alan kadın düşmanlığının kutsallaştırıldığı yerdir ve kadın düşmanlığı dinselleştirilmeden uygulanması son derece zor bir konudur. Bu neden ile kadının teolojik yorum ve inşalarla kendisine dönük bu alanda başlatılan saldırılara karşı öz savunmaya alması günümüzde de örnek alınacak bir savunma yöntemidir. Anne Hutchison, çoğunluğu kadınlardan oluşan bir topluluk oluşturur. Toplantılarda İncil'i yorumlayan, dini otoriteleri eleştiren Hutchison, teolojik yorumu ve hekimlik bilgilerinden kaynaklı bir saygınlık kazanır. Tanrı ile dolaysız ilişkiye ve tanrının insanın kendi içinde olduğuna inanan Anne, kilise patriarkını, kalvinist dogmaları yerle bir eder. Bu nedenle siyasi ve din yetkilileri tarafından yargılanır ve sürgüne gönderilir. Otoritelere karşı çıkan Mildred, ataerkil-feodal sistem denetimine keskin bir muhalefetle karşı çıkan kadınlardan biridir. İktidarcı ve cinsiyetçi denetime karşı, kadının kendi söz hakkı, kendisine yönelik kararlarda onayı ve herkesin eşit olduğu düşüncesini savunur.

Cadılığın bir kadın dini olarak terörize edilmesiyle bilge, ebe, isyancı kadınlar büyük bir katliamdan geçirilir. Bu katliamlar ile kadın insiyatifinde olan demografya devletin denetimine alınır. İngiltere’de merkantilist süreçte ilk başta nüfus biliminin kurulması tesadüf olmayıp, demografyayı yönetme amaçlıdır. Kapitalizmin muhtaç olduğu şey budur; ucuz iş gücü nüfusu üzerinden kapitalist ilişkilerin kurulması. Bu nedenle cadı avı kapitalizmin kadınlara karşı yürüttüğü bir savaştır. Bu savaşın amacı yeni bir burjuva kadın tipini ve ev kadınlığı temelindeki ücretsiz işçiler sınıfını yaratmaktır. Böylelikle kadınların üretim araçlarına, örgütlenme araçları loncalara (dokumacılık, mayalamacılık, ebelik, terzilik, fırıncılık, pazarcılık, biracılık vb) el konulur ve mülksüzleştirmenin yanı sıra üretici güçlerinden alıkonulurlar. Bu anlamda kapitalizmin yeni bir ataerkil inşa ederek kendini inşa etme gerçeği açığa çıkar. Kadınların ev kadınlaştırılma sürecine alınarak elinden alınan üretim araçları ve üretim güçlerini, erkek işçi sınıfı ile kurduğu yeni üretim ilişkilerini geliştirme temelinde değerlendiren kapitalist, böylelikle kadına karşı işçi ve patron ittifakını kurar. Kadının ev kadınlaştırılması üzerinden kurulan yeni iktidar modeli olan kapitalizm, bu durumda hem sermaye hem ucuz emek güçlerine ulaşır. Kadına biçilen misyon artık sadece doğurmak, ev işlerini yapmak ve ucuz işçiliğin yedek gücü ve pazarın metası olmaktır.

B-Ütopyanın Peşinde:Paris Komününde Kadınlar;

Zenginleşme ve yoksullaşma arasında büyüyen uçurum, Napolyon savaşlarının getirdiği yıkımlar Paris sokaklarında komünal hareketin devrimine yol açar. Özellikle de kenti kuşatan Prusya ordusunun hükümet tarafından işgal edilmesine izin vermesiyle on binlerce Paris’li ayaklanır. Sosyalist karakterli bir devrim olan Paris komünü demokratik öz yönetim ilkesini uygular ve her mahalle meclisini örgütlenir. Anarşistler, sosyalistler, kadınlar, reformistler komün öncüleridirler. Louis Michel ve Anna Jaclard ünlü komünar kadınlardandır. ‘‘Paris pastanelerinde gece işinin, giyotinin kaldırılması; etkin görev sırasında öldürülen Ulusal Muhafızların eşlerine olduğu kadar, eğer varsa çocuklarına da aylık bağlanması; savaş sırasında tüm işçiler aletlerini rehine vermeye zorlandığından şimdi hepsinin karşılıksız iadesi; borçların ertelenmesi ve faizin kaldırılması kararları alınır. Reformist ilkelerden önemli bir kopuş olarak, sahipleri tarafından terkedilmiş fabrikaları işçilerin işletmesine devr ettiler. Mecburi askerliği sona erdirdiler ve orduyu silah kullanabilen bütün şehirlilerden kurulu Ulusal Muhafızla değiştirdiler. Hedeflenen devletten ayrı kilise kanunu ile dini okuldan uzaklaştırdılar. Kiliselerin dinsel faaliyetlerinin devamı ancak ve ancak akşamları yapılan politik toplantılara kapılarını açarsa mümkün olabilecekti. Bu durum kiliseleri Komünün asıl siyasi merkezleri haline getirdi. Okul, sağlık hizmetleri ücretsiz olur.’’ Komünarların en asi ve örgütlü gücü kadınlardı. Barikat savaşlarında sonuna kadar çatışan kadınlar hayati bir rol oynuyordu. Ulusal Muhafız ordusundaydılar ve Montmartre’a giden yolda stratejik bir yer olan Place Blanche’da kahramanca dövüşen bir tabur meydana getirirler. Fahişeler ayaklanmaya olağanüstü bir güç katarlar; hem kollektif yaşamın organizasyonunda hem de barikat savaşlarında savaşan bu kadınlar sayesinde kahramanca direnişler sergilerler.

Ancak Komün yönetimine Kadın Hakları Bildirgesini sunan kadınların komünde oy hakkı yoktu ve yönetimde kadın üye bulunmuyordu. Komünün ilk gününde (18 Mart 1870) kadınlar Thiers'in ulusal muhafızların toplarını ele geçirmek üzere gönderdiği birliklerin etkisizleşmesinde önemli rol oynadılar. Eylemlerde kadınlar ve çocuklar, askerlerin arasına girip onları da aralarına alıp tezahürat bile edip ulusal muhafızlarla kucaklaştırlar, yani kendi yanlarına çekerler. Dönemin kadın örgütlerinden biri de Paris'i Savunma ve Yaralılara Yardım İçin Kadınlar Birliği, I. Enternasyonal'in Fransız bölümünün kadın örgütlülüğüydü. Kadınların eşitliğe ve kurtuluşlarına yönelik ilk adımlarından biri de eğitim alanındaki çalışmalardır. Kadın

örgütleri ve genel kadınlar o dönem koşullarının bir sonucu fahişeleri dışlayıcı bir tutuma girmişlerdi. Ancak fahişeler farklı bir tutum izleyerek, komünün içinde yer aldılar. Komün içinde cesaretle savaşmak isteyen birçok fahişe çıkmıştır. ‘‘Âmânda isimli bir fahişe, Komünün fahişelerden oluşan özel bir tabur kurması önerisini sunar. Bu öneri onaylanmaz ancak, bu süreçten itibaren fahişelere bakış açısı değişir ve onların Kadınlar Birliği'yle ilişkilenmeleri sağlanır. Bu kadınlar daha sonra direnişin en ön saflarında yer alarak, Komünün yenildiği Kanlı Mayıs haftasında barikatlarda kahramanca can verdiler.’’ Genel olarak Komünün direnişinde en fazla savaşıp kurşunlananlar kadınlar olmuşlardır. Onlar kapitalist efendilere karşı isyancı olduğu kadar, erkek yoldaşlarının sosyalizm anlayışında yer alan cinsiyetçi ve ataerkil toplum algısını açığa çıkarmak ve kadın özgürlüğünü sağlayacak toplumsallığı tarif edecek bir devrim tavrını ortaya koyarlar. Onlar kadın özgürlüğü için o barikatları yükseltir. Devrimin, barikatın ve komünün örgütleyicisi ve savunucusu olmalarına rağmen, hak düzeyinde kadınsız komün, kadınsız devrim ve kadınsız siyaset durumu dayatılır. Bu kadınlar bu nedenle o barikatların arkasında biri ataerkil topluma diğeri kapitalist sisteme karşı olmak üzere iki mücadele yürütürler ve Paris komününü bir toplumsal devrim barikatına çevirirler. Paris komünü ile kadın hak mücadelesi radikal bir evreye ulaşır.

C-Yeni Bir Başkaldırı: Feminizm;

Kapitalistleşmeyle işsizleşen, topraksızlaştırılan, yoksullaştırılan kadınların aralıksız direnişleri ve toprağını, emeğini, pazarını savunma mücadeleleri 15. ve 19. Yüzyılları arasında kesintisiz devam eder. Kadın direnişleri aynı zamanda bu tarihlerde meydana gelen devrimlerin öncüleridir. Fransa, Almanya, İtalya, İngiltere gibi ülkeler kadın mücadelelerinin doruğa çıktığı ülkelerdir. Amsterdam ve İtalya’da 15. Yüzyıl’da kadınlar erkeklerin ayaklanmalarına dâhil olması, başkaldırmaları için çalıştılar. Düzenledikleri karnavallarla iktidar güçlerini alaya alma, cesaret gösterilerinde bulunma karakteristik bir kadın isyan özelliğidir. Bu zaman dilimi içinde tırmıklar, kazma ve baltalarla toprağı özelleştirme, vergilerdeki artışa karşı senyöre, burjuvaya karşı toprağını ve emeğini savunan, karşı koyan kadın ayaklanmaları yaygın bir öz savunma biçimidir. Bu öz savunma yöntemlerinden en çarpıcı olanlardan biri ‘Ahlaki İktisat’ hareketidir. Pazarlarda yaşanan fiyat artışları, spekülatif pazar politikalarına karşı toplanan kadınlar ellerine aldıkları kürek, tırmık, sopa vb araçlarla pazarı basıp, fiyatlarla oynayan kapitalistin iş yerlerini dağıtırlar. Fiyatlar geri çekilmeyene kadar eylemlerine son vermeyen ahlaki iktisatçı kadınlar, genelde eylemlerini başarıyla sonuçlandırırlar. Fiyatlar geri çekilir ve kadınlar pazarlarını savunmuş olmanın gururuyla eylemlerini bitirirlerdi. Fransa devriminin ilk kıvılcımı olan 14 Temmuz Bastille meydanına yürüyüş ve zindanın basılması ile büyüyen ayaklanmanın öncüleri kadınlardır. Kadınların ellerine geçirdikleri savunma araçlarıyla ve yüksek ajitasyonlarıyla etkiledikleri kitle ile yürüyüşün önünde yer alırlar. Monarşinin simgesi olan Bastille zindanının basılıp, tutsakların serbest bırakılması, monarşinin sonunun da simgesi olur. Elinde kızıl bayrak ile kitlenin önünde yürüyen yarı çıplak kadın figürü, devrimi anlatan tablonun ana metaforudur.

Bu imge ABD’nin özgürlük anıtının da esin kaynağıdır. 5 Ekim 1789 sabahında önce kadınlar toplanıp Versailles’a yürür. 1795 ayaklanmaları kadın gösterileriyle başlar. Kadınlar önce uyarı çanlarını ve sokaklarda davul çalıp, askerleri, yetkilileri alaya alıp ve onları izleyenleri saflarına çağırırlar. Mağazalara ve atölyelere saldıran kadınlar, evlere girip kadınları ayaklanmaya dâhil etmek için ‘kışkırtıcı’ rollerini yerine getirirler. Silahlı erkekler böylelikle Convention’ a yürüyüş eylemlerine dâhil olur. Aynı biçimde 1793 ayaklanması yaşanır. 1795 ayaklanma öncesi kadınlar haftalarca sokakları işgal eder. Büyük kalabalıklar halinde toplanan kadınlar erkekleri ayaklanmaya çağırırlar ve gönülsüz davranan erkekleri korkaklıkla suçlarlar. Dönemin bir milletvekili onlar için ‘kadınlar hareketi başlatacak ve erkekler onların yardımına gelecek’der. Aynı biçimde Roterdam ayaklanmasının başlatıcısı seyyar midye satıcısı bir kadındır. Bu dönem içinde kadın örgütlenmeleri forum, klüp ve salonlar biçiminde gelişir. İnsan hakları bildirgesinin erkek haklarına dönüşmesi, siyasal devrimlerin sağladığı siyasi ve medeni hakların sadece erkek hakları biçiminde düzenlenmesi ve erkek yoldaşlarının egemen güçlerle bir ataerkil ittifak içine girip onları kamusal yaşamdan dışlaması sonucu kadın ayaklanmaları köklü bir yenilenme yaşar. Yenilik cinsiyet sorunu ve çatışmalarının yeni bir söylem, örgütlenme ve çelişki tespitine ihtiyaç duyarak kuramsal ve siyasal zemine inmesidir. Şimdiye kadar sınıfsal karakterde yaşanan ayaklanmalarda cinsiyet çatışması kültürel ve sosyal zeminde yaşanmaktaydı. Devrimler, demokratik sistemlere geçiş ve kadınların bu demokratik sistemden, kamusal alandan dışlanmasının yarattığı sonuç, politik bir kadın direnişi ve feminist hareketin çıkışı olur. Seçme ve seçilme hakkı, mülkiyet, miras, boşanma ve evlilik yasalarında erkek lehine yapılan düzenlemeler feminizmin isyanına yol açar.

Kadınlara bu cumhuriyetin verdiği cevap erdemli, ahlaklı ev kadınları rolüydü. Şimdiye kadar monarşiye, burjuva partilerine karşı ayaklanan kadınlar kendi devrimlerinin karşı devrimi olan ataerkil siyaset, medeni hukuk darbelerine karşı bir cinsiyet savaşını başlatır. Kadınlar meclis balkonlarını işgal eder, sesli protestolarla taleplerini dile getirir. 30 kentte kadın siyasi kulüplerini kuran kadınlar, bu kulüpler aracılığıyla aktif siyasete katılmaktaydı. Klüpler kadınların siyasi ve medeni haklarını savunmaktaydı ve yoksul kızların eğitimleriyle ilgilenmekteydi. Baldırı çıplak denilen tezgâhtar, işçi, dikişçi kadınların klüpleri daha radikal bir siyasi çatışmanın içindeydi. 1793 yılında ‘baldırı çıplak’ kadınlar kokart savaşını başlatır. Kokart 1789 devriminden beri vatandaşlık simgesi olmuştu. Kadınların vatandaş sayılmasını sağlayacak üç renkli kokart yasası lehine kampanya başlatan kadınlar, yasayı önce kulüplerde ve bölge meclislerinde okuyup onaylatırlar, kadınları kokart takmaya sevk ettiler ve yasa aleyhine olanlarla sokaklarda çatıştılar. Broşür, bildiri, dilekçelerle seslerini sokakta ve mecliste dile getirme ve kadın hakları bilincini söylemleştirme, kadınların bu dönem en etkili kullandıkları araçlar olur. Meclis önündeki ilk eylem 300 kadının silah taşıma hakkını dile getirdiği eylemdir. Bu talebi daha sonra oy verme, kızıl şapka kullanma hakkını içeren eylem ve örgütlenmeleri takip eder. ‘‘1789 yılından sonra kadınlar, Fransa'da kitlesel yürüyüşlere gittiler. Erkeklerle eşit hakların sağlanmasını amaçlayan taleplerini meclise sundular. Hatta bununla da kalmayarak, güç sahibi olmaları gerektiğini ve gücün ise yalnızca örgütlenmede ve kitlesel birliktenlikte olduğunu kavradılar. Bundan dolayı, Fransa'daki kadın dernekleri, şaşılacak düzeyde üye sayısına ulaştı. Hatta kadınlar erkeklerin toplantılarına da katılmaya başladılar. Dönemin öncülerinden olan Madame Rolland, devrimin devlet adamları arasında siyasal bir rol oynamaya çalışırken, Olympe de Gouges, halk kadınlarının liderliğini ele aldı.

1793'te Konvent 'İnsan Hakları'nı ilan ettiğinde bunların yalnızca erkek hakları olduğunu hemen anladı. Olympe de Gouges, Rosa Lacombe ve başkalarıyla birlikte sonraki yıllarda buna karşılık 17 maddelik kadın haklarını çıkardı. 1871'de bugün de hala geçerli olan uzun açıklamalara dayandırarak, bildirge Paris Komünü'ne sunuldu. İçinde zamana uygun düşen, şu cümle geçiyordu: 'Kadının idam sehpasına çıkma hakkı varsa, kürsüye çıkma hakkı da olmalıdır.' Fakat bu kadınların kahramanca direnişleri olsa da önce Olympe de Gouges, ardından da Madame Rolland, Konvent tarafından idam edildiler’’ Olympe de Gouges kadın hakları beyannamesini parlamento salonunda okurken seslerini sesinde topladığı kadınların zamanını haykırmaktaydı. Amansız bir kadın hakları savunucusu olan Olimpe, devrimin ve cumhuriyetin erkekler eşitliğine karşı verdiği mücadeleyi, kadın ve erkek eşitliği ilkesine dayandırır, özgür kadın yurttaşlığını kavramlaştırır. Jakoben’ ler Olimpe’ yi yargılarken yükselen ‘giyotine yürüyen kadının kürsüye yürüme hakkı vardır’ sözleri, devrimin öznel gücü olan kadınların, Cumhuriyet’ den dışlanmalarını anlatan gerçeğin çarpıcı özetidir. Giyotine gönderilen Olimpe de Gouge’ nin çağdaşı olan feminist teorinin klasik savunucusu olarak tanınan Mary Wollstonecraft takip eder. Mary Wollstonecraft, 1792’de feminist teori tarihindeki ilk önemli çalışma olan ‘Kadın Haklarının Savunusu’ adlı kitabını yayınlar. Feminist kuramın başlıca eserlerinden biri sayılır. Wollstonecraft’a göre, akıl her insanda aynıdır; erkekler ve kadınlar aynı ahlaki ve düşünsel öze sahipler, o zaman aynı zihinsel ve tinsel eğitimi almalıdırlar. 19. yüzyıl Amerikan kadın hakları hareketinin önemli iki lideri Elisabeth Cady Stanton ve Susan B. Anthony, selefleri Wollstonecraft tarafından ifade edilen Aydınlanma Teorisini geliştirmişlerdir. “Cinsler aynıdır” diyen Stanton, sonuç olarak bunların eşit haklar hak ettiklerini iddia etmiştir. Stanton’ un temel liberal tezi, birey olan kadınların kendi ayakları üzerinde durabilmeleri için bazı haklara sahip olmaları gerektiğidir.

D-Emeğin İsyanı: Grevciler-Devrimciler;

Emeğin korunması ve emek haklarının savunulması proleterleşme süreciyle gelişen kavramlardır. Meta üretiminin merkezinde bulunan kadın işçilerin durumu proleterin proleteri düzeyindedir. Erkek işçiden daha fazla çalışan ama eşit ücret almayan, ölümcül çalışma koşullarında çalışan ama yedek işçi konumunda tutulan, hiçbir sosyal hakkı olmayan, hem patron hem koca tarafından emeği çalınan, hem işçi hem ev kadını kadınlar kapitalizmin yarattığı kadın gerçekliğidir. Ücretsiz işçi ve yeniden üretim gücü kadınlar gerçeği, kapitalizmin vahşi kapitalizm diye tanımlanmasına neden olan acımasız koşulları temsil ederler. Bu kendine yabancılaşma sürecinin erken farkına varan ve emek mücadelesini, emeğin onurunu savunma duruşunu kadınlar başlatırlar. Grev, boykot, iş yavaşlatma eylemlerine başvuran kadınlar, 19. yüzyıl boyunca, eşit işe eşit ücret, doğum izni, çalışma hakkı, sosyal güvenlik konularında proleter kadın direnişlerini gerçekleştirirler. 1857’de ABD'nin New York kentinde kadınların ağırlıkta olduğu 40 bin dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle kadınların öncülüğünde bir tekstil fabrikasında greve başlar. Günlerce süren bu direnişin inadını kadınların oluşturması nedeniyle, eyleme cinsiyetçi bir yaklaşımla saldırı düzenlenir. Polisin kadın işçilere saldırması ve kadın işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 129 işçi kadın katledilir. ABD'de kadın işçilerin bu katledilişi nedeniyle, Kopenhag'da 1910 yılında toplanan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı'nda 8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak belirlenir. Kadın emek mücadelesinin bu en trajik olayı kadın emek mücadelesi için bir milat olur.

E-Kapitalist Olmayan Dünyanın Sesi: ROZA LÜKSEMBURG

Alman Sosyal Demokrat Parti (SPD) içinde 1. Dünya savaşı ile bereber ideolojik ayrılıklar gündeme gelir. Bu ideolojik ayrılıklar devrimci mücadeleden uzaklaşan reformist kanat ve radikal kanat biçiminde ayrışmayla sonuçlanır. SPD içindeki sol kanadın sözcüsü olan Roza sınıf mücadelesi ve devrimin kararlı savunuculuğunu yapar. Avrupa devletlerinin arasında savaş çıkabileceği uyarısında bulunurken, Alman militarizmi ve emperyalizmini gittikçe daha sert eleştirir ve SPD’nin bu gelişmelere karşı konumlanmasını sağlamaya çalışır. 1905 yılında Birinci Rus Devrimi patlak verir ve Rosa da devrime katkı sağlamak amacıyla Varşova’ya gider. Yasadışı faaliyetler nedeniyle 4 Ocak 1906’da tutuklanır. Sınır dışı edildikten sonra Almanya’ya dönen Rosa partisindeki ideolojik mücadelesini sürdürür. İşçi sınıfının savaşa karşı uluslararası dayanışmasını geliştirmek için SPD’nin Polonya örneğinde genel grev hazırlıklarını yapmasını ister. Savaşa karşı mücadelesini Almanya ile sınırlı tutmaz, 1907 yılında hayat arkadaşı Leo Jogiches ile Londra’ya gidip, Rus Sosyal demokratların 5’inci kongresine katılır ve burada Lenin ile tanışır. Ardından Stuttgart’ta İkinci Enternasyonal’in kongresine katılır ve bütün Avrupa işçi partilerinin savaşa karşı ortak hareket etmesi kararının çıkmasını sağlar. Aynı senenin Ekim ayında SPD’nin kadro okulunda ders vermeye başlar, ancak partisindeki reformist kanatla çelişkileri devam eder. Savaş tehlikesinin gittikçe yaklaştığını gören Rosa, bütün enerjisiyle savaşı durdurmaya çalışır. 1912 yılında SPD temsilcisi olarak Avrupa’nın değişik başkentlerinde düzenlenen sosyalist kongrelere katılır. Fransız sosyalist Jean Jaures ile birlikte Avrupa işçi partilerinin savaşın çıkması durumunda genel grev çağrısını yapma kararını almalarını sağlar. 1913 yılında Balkan Savaşı çıkar ve Rosa savaşa karşı yürüyüşler düzenler.

25 Eylül 1913’te Almanya’nın Frankfurt kentinde gerçekleştirilen bir yürüyüşte yüzbinlere seslenip, vicdani ret çağrısı yapar. Yaptığı konuşma nedeniyle ‘yasalara ve talimatlara itaatsizlik çağrısı’ gerekçesiyle yargılanır ve bir yıl hapse mahkûm edilir. Mahkemede sanıklığını davacılığa çevirir ve daha sonra “Militarizm, Savaş ve İşçi Sınıfı” başlığı ile yayınlanacak bir konuşma yapar. Cezaevine girmeden önce Uluslararası Sosyalist Bürosu’nun toplantısına katılma imkânına sahip olur. Burada özellikle Alman ve Fransız işçi partileri içerisinde milliyetçiliğin uluslararası sınıf bilincinden daha güçlü olduğunu görür. 1 Ağustos 1914’te Almanya, Rusya ve Fransa’ya savaş ilanını yapar. 5 Ağustos’ta aralarında Clara Zetkin ve Franz Mehrig’in de bulunduğu altı yoldaşı ile “Enternasyonal Grubu” kurar. Grup iki sene sonra “Spartaküs Grubu”na dönüşür. Rosa 18 Şubat 1915’te cezaevine girer. Rosa 9 Kasım 1918’te tahliye edildiğinde Kasım Devrimi patlak vermişti bile. Alman İmparatoru istifa etmişti ve sosyal demokratlar iktidara gelmişlerdi. Spartaküs Birliği bu kez hükümetteki SPD’nin baskıları ile karşı karşıya kalır, “Kızıl Bayrak” isimli gazetelerin ve bildirilerinin basımı engellenir. Spartakistler bir konsey hükümetinin oluşturulmasını talep ederken, diğer partiler yeni bir parlamento ile eski durumların restore edilmesinden yana olurlar. Ancak kitleler buna rağmen Spartaküs Birliği’nin taleplerini sahiplenirler ve bütün ülkeyi kapsayan bir grev dalgasını gerçekleştirirler. 5 Ocak 1919’da Berlin’de Ocak İsyanı olarak bilinen genel grev başlar. Alman devleti, 12 gün süren bu ayaklanmaya silahlarla yanıt verir ve Ocak İsyanı ile daha sonra değişik şehirlere yayılan iç savaşa benzer olaylarda 5 bin insan katledilir.

Resimleri, katledilmeleri çağrısıyla el afişlerinde yer alan Rosa ile Liebknecht artık rahat adım atamaz hale gelirler. O dönemde çok sayıda sanayi birlik temsilcisinin beşer Milyon Reichsmark ile finanse ettiği “Anti-Bolşevik Lig” kurulur. Sanayi birlik temsilcilerin ödediği paralarla Spartakistler’in yakalanması ve öldürülmesine mükâfat verilir. Rosa ile Liebknecht 15 Ocak 1919’da yakalanırlar ve askerlere teslim edilirler. Eden Oteli’nde sorgulanan ve ağır işkencelere maruz bırakılan KPD liderleri yakın mesafeden infaz edilirler. Ancak Roza Lüksemburg’un önemini belirleyen sadece devrimci militan Rêber Apo tavrı değildir. ‘Ezilen Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Etme Hakkı’ ve ‘Kapitalist Olmayan Toplum’’ kuramlarıyla anti-kapitalist ve antiemperyalist direniş dünyasının yaşadığı klasik solun handikaplarına bir çözüm olanağı sunmasıdır. Marks’ın aksine toplumun yüzde doksan kapitalist olmayan bir ekonomi özelliğine sahip olduğunu belirtir. Bu teorik yaklaşımı, kapitalizmi tarihsel gelişme ve ilerlemenin zorunlu aşaması gören yöntemi tartışmaya açar. İlerlemek için kapitalistleşmeyi öneren bu tutum yerine kapitalist tekelin sönümlenmesi tavrını geliştirir. Avrupa soluna hâkim olan ezilen ulusların kurtuluşunun egemen ulusun sosyalist devrimiyle gerçekleşeceği anlayışına UKKTH kuramı ile karşı çıkar ve ezilen halkların ayrılık mı yoksa gönüllü birliktenlik mi istediğine karar vermesi gerektiğini belirtir. Kapitalist olmayan toplumun ve sömürge halkların hak savunuculuğunu kuramsal düzeyde savunan Rosa ile yüzyılın özgürlük devrimleri yeni biçimler kazanır.

F-Ekinciler Ekim'e Gittiler:

'1905'te bir kadının kendisi hakkında konuşmasının ya da yeni haklar talebinin işitilmediği tek bir sokak köşesi yoktu.' (Aleksandra Kollontai) Ekim devrimine giden süreç bir kadın devrimi süreciydi dersek abartı olmaz. O dönem ilk kez değişik Rus kentlerinde kadın hakları mitingleri düzenlendi. Şubat 1905'te orta sınıf kadınları ve aydınlardan oluşan 'Kadınlara Eşit Haklar Birliği' adında feminist bir örgütlenme kuruldu. Bu örgütlenme sendikalarla sıkı bağlantılar içindedir. Birlik, 7 Mayıs 1905'te I. Kuruluş Kongresi'ni 70 delegenin katılımı ile gerçekleştirdi. Bu kongreye sunulan işçi kadınların ve köylülerin eşit ücret ve ana-çocuk sağlığı taleplerini içeren bir karar tasarısı, kongrenin çoğunluğunu elinde tutan burjuva kadınlar tarafından reddedilir. Buna karşın, sadece cins, din ve milliyet ayrımı gözetmeksizin eşit ve genel oy hakkı talep edildi. Ayrıca bir cumhuriyetin ilan edilmesi için gerekli mücadeleye, üyelerini katılmaya davet eder. Bunlara ek olarak, ulusal otonomi, cinslerin yasa önünde eşitliği, gerçekleştirilecek bir toprak reformundan köylü kadınlarının da eşit bir şekilde yararlanması, sosyal yardım ve sigorta yasaları, işçi kadınları koruma yasası, ortak eğitim imkânı, fahişelerle ilgili reform yasası ve ölüm cezasını kaldırma talebi gündemleştirilir. Birliğin radikal ve emekçi kadınları Sosyalist çizgi temelinde ayrışmaya gider. 1905'te kurulan diğer feminist örgüt ise 'İlerici Kadın Partisi' dir. Çıkardıkları 'Kadın Haberleri' adlı dergi, kadın fabrika işçilerinin, ev hizmetçilerinin, fahişelerin ve köylü kadınlarının durumlarına geniş yer vermiştir. Rusya koşullarında, taleplerinde en radikal olan bu partinin, diğer feminist oluşumlardan farkı, erkekleri parti içerisine almamalarıdır. Çünkü erkeklerle ortak çalışma, bu parti için erkeğin egemenliğini, kadının ise pasifliğini sürdürmesi anlamına gelmekteydi. Bundan ötürü de sosyalist partiye karşıydılar ve sınıf mücadelesine sempati duymadılar.

Sosyalist Devrim Partisi içinde 1901-1916 yılları arasında kadın katılım oranı %14,3'tü. Kadınların militanca eylemlere özellikle tercih edildikleri göze çarpmaktaydı. 1880-1890 yılları arasında militan eylemliliklerden ötürü tutuklanan 43 devrimciden 21'inin kadın olması, bunun ispatıdır. Birinci Paylaşım Savaşı, Rusya'da burjuva-feministler ve sosyalist kadınlar arasındaki uçurumu derinleştirir. Burjuva feministleri giderek yurtseverlik çerçevesinde faaliyetlerini sürdürürler. Savaş, emek hareketinin dağılmasına ve bundan ötürü sessizliğe kapılmasına neden olmuştu. Bunu değiştiren, ekmek ayaklanmalarını başlatan kadınlar olur. 6 Nisan 1915'te Petrograd'da et satışının durdurulmasından dolayı ayaklanma başlatırlar. İki gün sonra, Moskova'da ekmek için ayaklanma yaşanır. Bu dönemde değişik amaçlarla gerçekleştirilen grevlerde kadınlar aktif yerlerini alırlar. 1917 Ekim Devrimi'ni başlatan da kadın işçileri olmuştur. Bolşevikler ilk genel grev çağrılarını 25 Şubat'ta yayınlayabilmişlerdi. Ancak bu çağrı yapılana kadar 200 bin işçi çoktan bu greve girmişti. Tekstil fabrikalarında çalışan işçi kadınlar, delegeler seçerek onları komşu fabrikalara gönderip grevi örgütlemişlerdi. Troçki bu gerçekliği şöyle ifade eder: 'Devrim, aşağıdan başlayan, kendi devrimci örgütünün direnişini kıran işçi sınıfının en çok baskı gören ve ezilen kesiminin -kadın tekstil işçilerinin- kendiliklerinden, insiyatifi ellerine aldıkları bir devrimdir.' Vera Zasuliç, Rus devrimcileri içinde en tutkulu devrimci kişiliklerden biridir. Çar’a ve bir generale suikast eylemlerinden dolayı yargılanır ve sürgüne gönderilir. Sürgünden döndükten sonra bütün hayatını devrimin koşullarını hazırlamaya adar. Marx, Engels, Lenin ve Troçki, yakın temas içinde olduğu isimlerden sadece birkaçıdır. Münih'te olduğu dönemde Vera ile sık görüşen Lenin, bu olağanüstü entelektüel kadına hayranlık duyar. Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi ikiye bölününce Menşevikleri destekler. Bu nedenle Lenin tarafından tasfiyeci ilan edilir.

G-Sufrajetler: Kadınların Militanlığı;

Radikal-feminizm kuramcısı, süfrajet ve kadın hakları savunucusu Emmeline Pankhurst, henüz 14 yaşındayken kadınların seçme ve seçilme hakkı üzerine yapılan toplantıya katılmıştır.10 Ekim 1903 tarihinde kızı Christabel ve dört arkadaşı ile birlikte Manchester’da radikal kadın hareketleri çerçevesinde Kadınların Sosyal ve Politik Birliği’ni (WSPU) kurmuştur. Şiddetsizlik Teorisi ABD’de kadın hareketleri, Hindistan’da Mahatma Gandhi’nin direnişi, Martin Luther King’in öncülüğündeki hareket için kullanılmıştır. Kızları Sylvia ve Christabel de kadın hareketlerinde aktif bir şekilde çalışmaya başlayınca, hareketin yöntemi gittikçe radikalleşmiş, hatta yangınlar çıkarılmış, bombalı saldırılar düzenlenmiştir ve bu yüzden Pankhurst birçok defa tutuklanmıştır. 3 Nisan 1913 tarihinde Pankhurst Britanya Bütçe Başkanı David Llyod George’un villasına yapılan bombalı saldırının azmettiricisi olarak üç yıl hapis cezası alır. Bu karar kadın hakları savunucularının polis ile sokak çatışmalarına neden olmuştur. Resmi kurumlara ve eylemciler tarafından biber ve ölü bir kedi atılan başbakan Herbert Asquith gibi tanınmış kişilere saldırılar düzenlenmiştir. Protesto, kundaklama ve bombalı saldırı eylemleri bütün ülkeye yayılmış ve basında Terör Dönemi tanımı yaplmıştır. Açlık grevi sebebiyle sağlık durumu kötüleşince Emmeline Pankhurst tekrar serbest bırakılır. Bu arada ülkedeki karışıklık giderek güçlü bir hal alır. Bombalı saldırılar düzenlenir, posta kutularına asit dökülür, kiliseler kundaklanır ve toplu taşıma araçlarına zarar verilir. Sempatizanlar, pazar ayinlerinde ülkedeki birçok kilise yakılırken, (Tanrı Emmeline Pankhurst’u korusun) şeklinde tempo tutturmuştur.

Olaylar, 1 Haziran 1913 tarihinde Epsom’da düzenlenen at yarışında, kralın atının önüne atlayan, ağır yaralanan ve kısa bir süre sonra ölen süfrajet Emily Davison’un ölümü ile doruk noktasına ulaşır. Emily kadın haklarının şehidi ilan edilmiş ve bildirilerinin manşetlerinde hipodromun meleği olarak gösterilmiştir. Aynı yıl parlamento tutuklu süfrajetlerin artan açlık grevleri nedeniyle Kedi ve Fare Antlaşması adlı yasa tasarısını kabul eder. Açlık grevi ve zorla beslenmelerine rağmen ciddi derecede hasta olan tutuklular serbest bırakılır. Sağlığına kavuşan tutukluların tekrar tutuklanması talep edilir ve tutuklanırlar. Bu hareketin önemini belirleyen şey kadın mücadelesinin sonuç alıcı ve radikal eylem tarzını hem kuramsal hem pratik olarak açığa çıkarmış olmasıdır. Bu süreçten sonra feminist hareket talep ve eylemlerinde radikalleşerek bir gelişme yakalamıştır. Egemen sistemin kurum ve zihniyet yapılarını eylemsel yıkıcılık tarzında mücadele konusu yapmakla, feminist hareketin bu döneme kadar sürdürdüğü daha çok mevcut sistem içinde eşit yer alma duruşunu köklü değişime uğratmıştır. Çünkü süfrajetler eşit hakları sadece bildirmemiş, bununla birlikte eşitsizliği üreten yapıları eylemleriyle işaret etmişlerdir. Kadınların Sosyal ve Siyasal Birliği tarafından 21 Haziran 1908 tarihinde gerçekleştirilen mitinge yaklaşık 250 bin kadının katılır. Polisle girdikleri çatışmalarda kadınların yaşamını yitirmesi, siyasi yapı ve devlet kurumlarını direk hedeflemeleri, ‘fuhuşu erkeklerin parasal çıkarı için kadınların zorunlu köleliği’ temelinde tanımlayarak mücadele konusu yapmaları ve 2. Dünya savaşı sürecinde işçi kadınların eşit ücret talebiyle grevlerini örgütlemeleri çarpıcı yönleridir. Lakin bu dönemde grev örgütlemek ihanet ile eş görülmekteydi. Yine fuhuş kurumuna dokunmak cesaret isteyen bir sorundu. Bu anlamda kadın sorununu tüm ezilen kadınları kapsayan biçimde gündemleştirmeleri ve bunu radikal eylem tarzında yapmaları kadın mücadeleciliğinde önemli bir gelişmeyi ifade etmektedir.

H- No Pasaran! Geçit Yok Yenemeyecekler: Kadın Partizanlar;

1.Ve 2. Dünya savaşları kapitalist modernitenin paradigmasal iflasının yaşandığı savaşlardır. Kapitalist tekelci ekonominin, aydınlanma akılcılığının, pozitif bilimin, bireycilik ideolojisinin, ulus devlet faşizminin ve cinsiyetçi iktidar düşüncesinin dünyayı, halkları ve kadınları sömürme arzusunu temsil eden bu paradigmanın iflası, egemen erkek gerçeğinin iflasıdır da. Adorno ‘Yanlış Hayat Doğru Yaşanmaz’ sözleriyle çağın krizinin paradigmasal bir kriz olduğunu belirler ve kapitalist moderniteyi bu sözlerle mahkûm eder. Kapitalist iflasın nasıl bir vahşet, çılgınlık ve insani değerlerin soykırımı olduğunu gösteren bu savaşlardan sonra ne insan ne de hayat için hiç bir şey eskisi gibi olamayacaktı. Tüm kavramların, sözlerin, düşüncelerin, tarihin, kişiliğin, ruhsallığın, seslerin, dinin, bilimin, yurtseverliğin, ulusların, kültürlerin yani kısacası, insanın insanlığı sorguladığı bir günahkârlığın simgeleri olur bu savaşlar. İnsan nasıl bir insanlığa sahipti ki bu vahşet iktidarların, sömürgecilerin varlığına olanak vermişti. Bu yanlış hayatın tarihi büyük bir sorgulamadan geçirilmeden yanlış bulunamayacaktı. Yanlış bilinmediği sürece doğru olan tanımlanamayacaktı. Bu gerçek hangi aklın ürünüydü? Tanrılar sorgulanmalıydı, imparatorluklar yargılanmalıydı ama bu akıl nasıl sorgulanacaktı? Marduk’un anne katliamı, Musa’nın babasının tekliği, kilisenin öfkesi, iktidarcı İslam’ın fetihçiliği, Platon’un devleti, Bacon’un bilimi, Hegel’in tanrısının diyalektiği, Descart’ın yüce bireyi birikmiş, faşizme dönüşmüştü. Faşizm de biriktirilirdi. Bu birikimciliğin kişiliği olan egemen erkek ‘yüceliği’ çözülmeden hiç bir şey düzelmeyecekti. Milyonlarca kadınların, çocukların ve gençlerin ölümünün adı olan bu dünya savaşlarının basit bir kuralı vardı: ‘‘Dünyayı şiddet ile ele geçirmek; o halde şiddet her şeydi.’’ Şiddet hiç bir şeydir asıl olan olan büyük insanlıktır diyen kadınlar ve halkların direnişleri bu anlamda tarihi sorgulamada insanlığın büyük davacılarıydılar.

Halk direnişlerinin ve partizan savaşlarının muhteşem kadın partizanlarını insanlığın savunmasının anlam ve değerleri olarak tanımlamak gerekir. Rusya, İspanya, İtalya, Fransa ve Almanya direniş hatlarındaki partizan savaşlarının neredeyse yarısından fazlasının kadın olması bir hakikat hatırlatmasıdır. Yugoslavya faşizme karşı yüz bin kişilik direniş ordusunun 10 bini kadın partizanlardır. Tarihin hiçbir zamanında kadınlar devletçi uygarlığın savaşlarında yer almamıştır. Ne kolonileştirme seferlerine, ne cihad savaşlarına, ne işgale ne dünya savaşlarına katılmadılar. Bazı erkek akıllar bunu ‘zayıflığına’, iktidar gücü olmamalarına ve ‘eksik’ oluşlarına bağlayarak küçümseyici açıklamalarda bulunurlar. Onlara göre kadın içkin, pasif ve edilgen varlıktı. İktidar gücü olmamak zayıflıktı. Ama kadınlar neredeyse tüm zamanların direniş ve isyan savaşlarının başlatıcıları, en yüksek katılımcıları olarak bir meşru savunma savaşını vermişlerdir. Yukarıda örneklerini verdiğimiz kadın direnişleri ve öz savunma biçimleri göstermektedir ki kadın demokratik uygarlığın direnişi olarak devletçi uygarlığa karşı hep bir savaş içinde karşı koymaktadır. Neden kadınlar devlet ve iktidar savaşlarında çekimser kaldılar, bu savaşlara katılmadılar, geri durdular ve yeri geldiğinde karşı koymanın mücadelesine başvurdular? Kendi uygarlığı değildir de ondan. Sermaye, güç, iktidar için insanlığa kıyamaz, tüm dünya onun yurdu, tüm insanlık onun evladıdır. Yurdunu, ezilenleri ve kendini bu denli yaman savunan kadın nasıl bu denli fiziki ve ruhsal gücü gösterebilmektedir? Kendi uygarlığıdır da ondan. Direnmediğinde dünyasını ve insanlığını kaybedeceğini bildiğinden ve bu durum onun varlığını oluşturduğundan direnmek onun için varoluşla özdeşleşir. Bazı partizan kadınları hatırlamak bu nedenle bir insanlık borcudur.

1-Dolores Ibarrurı;

‘No Pasaran’ Geçit Yok Yenemeyecekler! Faşistlerin İspanya’yı hızla ele geçirmesi karşısında Dolores’in bu çağrısı antifaşist cephenin çağrısına dönüşür. Bir maden işçisinin kızı olan Dolores, gördüğü işçi ölümleri, kadınların acıları ve haksızlıklar karşısında sosyalist olmasını şu sözlerle anlatır; ‘‘Haksızlığı ve acıyı gördüğüm için sosyalist oldum. Diğer kadınların ne kadar acı çektiğini öğrenmem için aynaya bakmam gerekmiyordu.’’ Kendisi de bir işçi olan Dolores, 1917 genel grev sırasında silah dağıtarak ilk silahlı eylemini gerçekleştirir. Bu eylemden sonra eşi tutuklanır. Ekim devriminden etkilenen Dolores sosyalist örgütlere katılır ve ‘Tutku Çiçekleri’ adıyla gazetelere makale yazar. İspanya Komünist Partisi kurulunca bölge delegesi olarak konferansa katılır. Maden sahibinin eşi onu bu yoldan çevirmek için ev ve yüklü maaş önerir ama yoksulluğu, iki kızının ölümüne ve eşinin hapiste olmasına rağmen teklifi ret eder. Popülerliği ve etkileyici kişiliği hükümeti öfkelendirir ve hapse atılır. Bu sırada eşinden boşanır ve kızlarını Sovyetlere gönderir. 1936’da parlamentoya seçilir. Siyasi tutukluları salıvermek için dev bir gösteri organize eder ve cezaevinin önünde makineli tüfeklere aldırmadan, müdür ile saatlerce tartıştıktan sonra hedefine ulaşır. Komutan Franko halka karşı bir faşist ayaklanma başlatır ve Dolores radyodan ünlü ‘‘Ayağa kalkın. Faşizm kazanamayacak. No Pasaran!’ konuşmasını yapar ve dünyadan yardım ister. ‘‘Dizlerinin üstünde ölmektense, ayakta ölmek daha iyidir’ diyen Dolores siperleri kazar, dışarıdan gelen direnişçileri karşılar ve durmadan savaşır. Alman ordusu Franko’yu desteklediğinden muhalefeti geri çekilmeye zorlar ve Komünist avı başlatılır. Faşistlerin özel hedefinde olan Dolores sürgüne gönderilir ve kırk yıl ülkesine dönemez. Komünist parti lideri olan Dolores öldüğünde bütün İspanya onun için ayağa kalkar. Franko ise ülkenin utancı olarak anılmaya mahkûm olmuştur.

2-Sophie Scholl;

Alman devrimci Sophie Scholl, isimsiz el ilanları ve duvar yazılarıyla Hitler rejimine karşı direnen, pasifist Anti-Nazi mücadele oluşumu Beyaz Gül’ün kurucu üyesiydi. 1943 yılının Şubat ayında, Scholl ve beraberindeki grup üyeleri, Münih Üniversitesi’nde el ilanı dağıttıkları için tutuklandı ve giyotinle idam cezasına çarptırıldı. Aynı yıl, Münih Üniversitesi Öğrenci Manifestosu başlıklı bu el ilanının nüshaları ülke dışına kaçırıldı ve manifestonun milyonlarca kopyası, Almanya üzerinde uçan müttefik kuvvetlerin uçakları tarafından havadan dağıtıldı.

3-Kosmodemyanskaya;

1938 yılında Komsomol'a katılır ve Ekim 1941'de, Moskova'da bir lise öğrencisi iken, bir partizan birimine gönüllü katılır. Onu vazgeçirmeye çalışan annesine 'düşman çok yakın olduğunda ne yapabiliriz? Onlar buraya gelirse yaşamıma devam etmek mümkün olmaz.' yanıtını verir. Zoya'nın partizan birimi Batı Cephesi Kurmayı bin kişiden oluşmaktaydı ve sadece yarısı savaştan sağ çıktı. Kosmodemyanskaya ve diğer partizanlar Naro-Fominsk yakınlarındaki Almanlar tarafından işgal edilen topraklara girdiler. Zoya, bir Alman süvari alayının konuşlu olduğu Petrischevo köyünü yakmak emirini alınca köye girer. Petrischevo köyünde at ahırları ve evleri ateşe vermeyi başaran Zoya, bir Rus işbirlikçisi tarafından Alman askerlerine ihbar edilir. Almanlar Zoya'yı yakalar ve gece boyunca işkence ederler. Bilgi vermeyi red eden Zoya sabah ilçe merkezine infaz edilmek için yürütülerek götürülür. Asılarak infaz edilmeden önce, 'Yoldaşlar! Neden bu kadar kasvetlisiniz? Ölmek için korkmuyorum! Halkım adına öleceğim için mutluyum!' der ve Almanlar'a dönerek, 'Siz şimdi beni asıyorsunuz ama yalnız değilim. Biz iki yüz milyon insanız. Hepimizi asamazsınız.' şeklinde son sözlerini söyler. Almanlar Zoya'nın vücudunu birkaç hafta darağacında asılı bırakırlar. Sovyetler Birliği ordusuna II. Dünya Savaşı sırasında faşizme karşı direniş cephesinde bulunan partizan kadın savaşçılar dışında 800.000 kadın asker katılmıştır ve kurmaylık görevlerinde yaygınca yer alan bu kadınların %70’i cephede aktif savaşmıştır. Keskin nişancı, makinalı tüfek birliği, tank mürettebatı gibi aktif cephe görevlerinde yer alan kadınlardan Roza Şain, piyade keskin nişancı Lyudmila Pavlichenko en başarılı keskin nişancılardandır. 1942 yılında oluşturulan kadın savaş pilotlar filosu geceleyin Alman hedeflerini bombalama görevini almıştır. Lidya Litvyak ve Yekaterina Budanova hala isimleri anılan pilot kadınlardır.

4-Germaine Tillion;

Fransız etnolog olan Germaine II. Dünya Savaşı'nda Paris Direnişi (Fransız Direnişi)'ne katılır. Paris direnişi kadın partizan birliklerinin sayıca partizanların yarısını oluşturmaktaydı. Partizan savaşında Germaine’nin direnişi örgütleme ve öz savunma savaşında gösterdiği direniş gücü onu 1941'de hareketin liderlerinden biri yapar. 1942'de bir ihbar sonucu yakalanarak Ravensbrück toplama kampına sürgüne gönderilen Germaine üç yıl sonra kamptan kurtulan az sayıdaki kadınlardan biridir.

5-Finli Naiskaarti’ler;

Finlandiya İç Savaşı sırasında Kızıl cephede kadınlar Naiskaarti adlı kadın birliklerini oluştururlar. İnsanlık savunmasını faşist cepheye karşı kızıl cephede yer alarak yapan bu kadınların iç savaştan sonra ön saflardaki rolü azaltılır.

DERLEME 9.BÖLÜM

 

YORUM GÖNDER

ZİYARETÇİ YORUMLARI

BENZER KONULAR

KADIN ETRAFINDA GELİŞTİRİLECEK BİLİM, DOĞRU SOSYOLOJİYE ATILMIŞ İLK ADIM  OLACAKTIR

KADIN ETRAFINDA GELİŞTİRİLECEK BİLİM, DOĞRU SOSYOLOJİYE ATILMIŞ İLK ADIM  OLACAKTIR

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (1. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (2.BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (3. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (4. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (5.BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (6. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (7.BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (8.BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (9.BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (10. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (11. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (12. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (13. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (14. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (15. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (16. BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (GİRİŞ)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (1.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (2.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (3.BÖLÜM)

KÖLELİĞE VE ÖZGÜRLÜĞE AÇILAN KAPILARIMIZ (1.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (4.BÖLÜM)

KÖLELİĞE VE ÖZGÜRLÜĞE AÇILAN KAPILARIMIZ (2.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (5.BÖLÜM)

JİNEOLOJİ ÜZERİNE (1.BÖLÜM)

JİNEOLOJİ ÜZERİNE (2.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (6.BÖLÜM)

TOPLUMSAL CİNSİYET (1.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (7.BÖLÜM)

JİNEOLOJİ ÜZERİNE (3. BÖLÜM)

JİNEOLOJİ ÜZERİNE (4.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (8.BÖLÜM)

TOPLUMSAL CİNSİYET 2.BÖLÜM

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (9.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (10.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (11.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (12.BÖLÜM)

JİNEOLOJİYE DOĞRU SOSYOLOJİYE ADIM ATMAK

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI 14.BÖLÜM

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI 15.BÖLÜM

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI 16.BÖLÜM

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (17. BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI 18.BÖLÜM

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (19.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (20.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (21.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI 22.BÖLÜM

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI 23.BÖLÜM (SON)