TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (7.BÖLÜM)
TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (7.BÖLÜM)
0 Yorum
13-09-2021
 

5-KÜLTÜREL-SANATSAL ÖZ SAVUNMA 

‘‘Toplumlar sadece hakikat örgüsü değildirler, aynı zamanda açıklama gücüdürler. Hakikatini açıklayamamak en ağır kölelik, asimilasyon ve soykırım durumunu ifade eder ki, bu da bir nevi varoluştan kopma ve gerçeklik olmaktan çıkma durumuna düşmek demektir. Hakikatsiz toplum, hatta birey anlamsız kılınmış, başka öznelerin hakikati içinde erimiş ve kimliğini yitirmiş varlığa dönüşmüş, daha doğrusu anlamsızlaşmış varlık haline gelmiş demektir. Bu durumda anlamla hakikat arasında sıkı bir ilişki vardır. Anlam bir nevi hakikatin potansiyelidir. Bu potansiyel dile geldikçe, özgürce konuşulup yapılandırıldıkça hakikat haline erişilmiş olacaktır.’’ (Rêber Apo)

A-Mem û Zîn;

Kürt kadınlarının hakikatlerini anlamlandırma biçimlerinden biri de masaldır. Masal diliyle gerçeği anlatma yönteminde her söz her tanım her tasvir bir kültürel ve zihni kod işlevini görür. Hakikat kelimelere yüklenir ve mühür altına alınır. Mem u Zin Kürt kadınlarının hakikat bildiriminde bulunduğu olağanüstü destanlarından biridir. Ahmedé Xani 17. Yüzyıl Kürtlerinin siyasi, sosyal ve kültürel şartlarına göre yeniden kaleme aldığı Mem û Zin destanında, İslami tasavvufi yoruma dayanarak Kürt sorununu devlet olamama ve iktidar temsili krallıktan mahrumiyet temelinde yeniden yorumlar. Ulusal birlik olamamayı bir aşk metaforuyla dile getiren Xané için, ulusu birbirine kavuşamayan iki aşığın ölümcül acıları gibi kahırlı bir durumdadır. İki aşığın ve ulusun birbirine kavuşmasına engel işbirlikçi sınıftır. Devlete ve güçlü krala duyulan özlem vardır ve kadın burada aşk nesnesi olarak egemenlikçi bir yoruma tabi olmuştur. Kendi zamanının gerçeklerini dile getirmesi açısından belirtilen doğrudur, ama destan esasında daha eskilere, kadın diline gittiğimizde çok daha farklı bir gerçek ile karşılaşmaktayız. Annelerimiz şöyle anlatır; Perilerin cinleri üç kız kardeş Tavbano, Hivbano, Sterbano envayi çeşit meyve ve çiçeğin olduğu bahçenin çeşmesinin başında yıkanırken en küçük kız kardeş ablalarının kıyafetlerini gizler ve onların güzelliğini izlemek ister. Ablaları kendilerinden daha güzel Mem u Zin adında iki varlığın olduğunu ve elbiselerini getirdiği takdirde ikisini temaşe etmek için yeryüzüne ineceklerini söyler ve kız kardeşlerini ikna ederler. Üç peri kız kardeş uçarak ayrı ayrı Mem ve Zin’i uyurken seyrederler. Hayranlık ile beğendikleri Mem ve Zin’ in birbirlerine eş olmasını isterler ve yataklarını yan yana getirirler. Uyandıklarında bir birine âşık olan Zin ve Mem arasındaki ilk diyalog dikkat çekmektedir. Zin Mem’ e nasıl olurda odasına geldiğini, mekânına saygı duymadığını kızarak söyler. Mem tersine onun mekânında bulunduğunu söyler ve etraflarına baktıklarında her iki mekânın eşit biçimde yan yana olduğunu fark ederler.

Önce bunun bir rüya olacağını düşünürler ama Zin hemen anlarki periler onları yan yana getirmiştir. Kimi anlatımlarda birbirlerine yüzüklerini kimi anlatımlarda ise kıyafetlerinden birer parça verirler ve Newroz bayramında buluşmak üzere sözleştikten sonra periler onları yerlerine geri götürür. Tavbano(Güneş tanrıçası), Hivbano (Ay tanrıçası) ve stêrbano(yıldız tanrıçası) perileri Kürt tanrıçalık inancının temsilleridir. Bahçe Yukarı Mezopotamya’dır ve Mem u Zin onların güzellik ölçüleridir ve aşk ölçülerinin, ilişki biçiminin eşitçe kadın tarafından belirlendiğini anlatır. Buraya kadar hikâyede bir erkek olmasına rağmen, Zin ile birlikte dört kadın vardır ve dört kadın aşkın ölçülerini ve birliğini oluşturmaktadır. Kurmancide Jın-Jin, Dımıli Kürtçesinde yaşam ve kadın Cın demektir. Mem mér-erkek kelimesinin isimleşmesidir ve bu anlamlardan anlıyoruzki Mem u Zin, Kadın ve Erkek anlamlarının kişileşmesidir. Bu kişileşme üzerinden kadın ve erkeğin durumu anlatılmak istenmektedir. Newroz bayramında birbirlerini bulmak için arayan Zin ve Mem birbirlerine emanetlerini göstererek doğru kişiler ve yaşadıkları şeyin gerçek olduğunu anlarlar ve eş olmaya karar verirler. Yüzük emanetleri kadının ve erkeğin totem alametleridir ve kadın erkek birbirlerini alametleriyle tanımaktadırlar. Newroz bahar bayramıdır ve toprağın uyanışını çiftleşme ayinini kutsayan tanrıçalık inancını yansıtır. Kadınlar ve erkekler bu günde bir araya gelmekte, bir birini özgür iradeleriyle seçmektedirler. Zin ve Mem birbirini özgürce seçen ve tercihte bulunan kadın ve erkektir.

Ancak Cizre kentine indiklerinde hikâye bambaşka bir dünyaya açılır. Mir Zeydin, Beko aracılığıyla kız kardeşi Siti ile evli olan ve Mem’ in en yakın dostu olan Tacdin’ in tahtına göz koyduğunu, krallığı ele geçirmek için Zin ve Mem’in evliliğini planladığını düşünür. Bunun üzerine Mem ve Zin’in asla evlenmeyeceğine dair yemin içer. Yukarıdaki bölüme kadar özgür kadın ve erkek durumunu anlatan hikâyede, bu süreçten itibaren Zin bir mülkleştirilmeye uğratılır. Kürt toplumunun iktidar ve üst sınıf gücü olan Mir Zeydin varlığını fesat işbirlikçi Beko ile güvenceye almakta ve tüm iktidar savaşı kadının mülkleştirilmesi üzerinden verilmektedir. Zin özgür tercihi ile seçim yaptığı takdirde Mem Mir Zeydin’in yerine geçecektir. Ama Zin’in kaderini ağbi Mir belirlediği durumda krallık onun yönetiminde kalacaktır. Bu durum göstermektedirki esas çatışma Zin ve Zeydin şahsında yaşanmaktadır ve bu çatışmanın özünü özgür kadına dayalı toplumsal kültür ile işbirlikçi özellikte sınıflaşma-ataerkilleşme sağlayan egemen erkek toplum oluşturmaktadır. Zaten hikâye boyunca Zin, Sti, Dadı ve gül çeşmesi etrafında toplanan kadın topluluğu ile Mir ve Beko ikilisi göstermektedirki bir kadın ve erkek kültür çatışması yaşanmaktadır. Bu nedenle Zin’ in kaderiyle ilgili karar vermek, Mir için ölümüne bağlı kalınması gereken bir düşüncedir. Kadınların Mem u Zin anlatımlarında ulusun birliğinin dağılmasının nedeni Zin’in kendi kaderini belirleyememesi, ataerkil ailenin, hanedanın mülkü kılınması ve Kürt ataerkilliğin işbirlikçilik temelinde gelişmesidir. Bu durum bize Kürt erkeğinin iktidar ve devlet gücünü işbirlikçi sınıf ve ataerk kazandıkça toplumlarını işgale ve sömürgeciliğe açmasını anlatır. Kadın toplumu ve özgür kadın kişiliği yenilgiye uğratıldıkça erkek iktidarcılığı mümkündür. Bu aşk hikâyesinde Zin yenildikten ve hanedanın nesnesi kılındıktan sonra Zeydin, Mem’i af eder. Kadın ve erkek yani Mem ve Zin iradeleri kırıldıktan ve boyun eğdirildikten sonra onaylanmaktadır. Mem bu iktidar gerçeği karşısında zayıf ve güçsüz düşmüştür, inancını kaybetmiş, ayağa kalkamamakta, çareyi ölümde bulmaktadır. Mem’in ölümü, özgür kadın Zin’e kaybeden erkeğin artık ölü bir gerçek olduğunu anlatır.

Mülk kılınan ve kaderini belirleyemeyen Zin’e kavuşmak ancak onu kendine mülk kılmakla olanaklıdır ve bunun içinde tam iktidar olmak gerekmektedir. İktidar savaşı ve gücü ile artık kadına sahip olmak mümkündür ve Mem işte bu noktada aşkın ölümünü görmektedir. Mem kendi cinsinin iktidar gücü karşısında yaşadığı umutsuzluk içinde bu dünyadan vazgeçer ve ölümü seçer. Ama Zin direniş içindedir; mülk edilmeye, Mem’in pes etmesine karşı adeta ayaklanma halindedir. Zin hissiyatında şu açığa vurmaktadır; hem Mir Zeydin hem Mem kendisiyle ilgili karar verdiklerinde onu değil, birbirlerinin gerçeğini hesaplamışlardır. Mir onu hanedanın mülkü kılarak Mem’e yaklaşmakta, Mem Zin’in hanedan mülkü olduğunu kabullenerek Mir gerçeğini düşünmektedir. Unutulan şey Zin’in ne düşündüğü ve ne yapmak isteyeceğidir. Israrlarına rağmen Mem’in ölüme gitmesi Zin’in hesaba alınmamasıdır. Bu nedenle Zin’in uçurumdan atlayarak ölümü seçmesi hem mülkleştirilmeye karşı bir tavırdır, hem sözü, kararı ve tavrının hesap edilmediği bu hikâyenin sonuna kendi söz ve kararını bildirerek öznel varoluşunu korumaya almaktır. Xwebun olmak, ben benim demek olur Zin ve nesnelleştirilmeye karşı bir direnişe dönüşür. Hikâyede nesnel varlık kılınmaya karşı ve nesnel bir unsur olarak hayata yerleştirilmeye karşı sözü ve kararı olan bir kadın olarak var olmaktır Zin. Bu tavır sayesinde hikâye, Zin unutulmazlığını ölümün gücüyle yaratır ve ölümsüz olur. Çünkü Zin bu erkek dünyasının unutulanı olduğunu görmüş ve varlığını kararıyla hatırlatarak savunmuştur. Kendisini savunan Zin bu sayede varlığını koruyabilmiştir.

B-Golnar;

Ez ku iro pir xemginim le yâre le yâre golnare

Çav le bina le nagerinim le yâre hevalé

Nişan je dert ez nabinim golnare

Derde dilemin koriye le yâre, yâre golnare

Dostan cane min xwariye

Didar maye qıyamete gul nare

Caylan kuştın Jınan bırın

Golnare me esir kırın

Wan firotim lı kuçan u bazare

Golnar, ışığın ve gölgenin karakterinin keskin olduğu, rüzgârın ve at süren kadınların soluğunun uğuldadığı yüksek ve derin Horasan zozanlarında 18. yüzyılda da yaşamış bir Kürt kadınıdır. Kaçar hanedanlığının askeri güçlerinin saldırıları sonucu esir düşen Golnar, hayatına yaktığı ağıt ile tarihe bir hatırasını bırakır. Hatırası sanattır. Sanat, tragedyayı ifadeye kavuşturmak için kendini yeniden oluşturmak, biçimlendirmek ve tanımlamaktır. Sanat bu anlamda bir teselli olur; düşünce kendini düşünmüş, ruh çığlığını koparmış ve vahşet kendini mahkûm etmiştir. Vahşetin mahkûmiyeti sanatın bize verdiği insan olma imkânıdır. Bu imkân sayesinde var olmaya çalışırız ki var oluruz da. Çünkü gerçeklik kavrayışı kadında duygusal şiddetin yoğunluklu zamanında en hakiki halini alır ve kaçınılmaz olanı sezmek gerçekte kahredicidir. Golnar ‘Buluşmak Kıyamete kaldı- Didar Maye Qıyameté’ derken kaçınılmaz olanı bildirir. Acısı imkânsızlığın farkına varış ile başlar ve farkına vardığı imkânsızlığını tarihleştirir. İmkânsızlığı bir imkâna dönüştürmek kadın sanatında bir kişilik halinde belirir. Böylelikle olmak ile olmamak ikileminde yaşanan afalamaya karşı kendinden emin bir varlığa dönüşür. Golnar, bir tarih kaydıdır artık.

Golnar bir strandır ama gerçeğin stranıdır. Bu stranın şu sözlerini düşünelim; ‘‘genç adamları öldürdüler, kadınları götürdüler/Golnarım, beni esir düşürdüler/beni sokaklarda ve pazarlarda sattılar.’’ O kemanın tellerinden yükselen çığlıkların sadece Golnar olmadığını duyarsınız. Yurdu baskın yemiş Afrikalı kadınların zincirliler geçidi, Latin kadınların işgal vurgunu yemiş topraklarından yükselen çığlıklarını, zenginlikleri ve ihtişamları giydirilerek Roma’ya esir götürülen kadınları anlatır. Dünyanın dört ikliminden Arap ve Osmanlı imparatorluklarının cariye pazarlarına sürülen güzellik belasını, Starın dağları ülkesinde Kürt kadınlarının ele geçmemek için intiharları ve vahşetin bilimine konu edilen cadılar avı hatırlatır kendini. Hatırlamak anlamaktır, anlam kendi farkına varmaktır. Anlamak ve farkına varmak kendi hakikatini savunma davranışını belirlemektedir. Golnar söz ile müzik ile hatırlatıyor, unutulmaya karşı direniyor ve kaybolmaya karşı varlığını hatırlatarak savunuyor. Biz bu şarkıları dinlediğimizde esir düşürülen kadınları anımsarız ve bu kölelik sisteminden gerçekten nasıl kurtulabiliriz ve esarete karşı kendimizi nasıl koruyabiliriz düşüncesine dalarız. Çünkü Golnar kendisini savunamadığı için düştüğü esareti, erkeklerin devr aldığı kadın savunmasının tekinsizliğini ve öz savunma araçlarından mahrum bırakılan kadının kıyamete kadar sürecek köleliğini ağıtlaştırarak anlatır. Eğer önce kendi toplumunda ataerkil kültürle savunmasız bırakılmasaydı, Golnar kendi silahlarıyla kendini koruyacaktı. Direnirken ölecek ya da kendini koruyarak yaşayacaktı. Yani esir düşmeyecekti. Kadınlar şarkılarda yaşadıkları hakikati bildirirler.

Müzik; gerçeğin hakikatini samimiyetle dile getirdiği tek biçimdir ve kadınlar müzik dili ile anlamlarını korur ve yapılandırırlar. Zerdüşt’ün cenneti müzikli ve şarkılı bir yer olarak tasvir etmesi kadın toplumunun sanatsal özelliğine vurgudur. Ellerini göğe yükseltip kâinatın ruhunu dua ile iyiliğe çağıran tanrıça; sesiyle ilk melodileri meydana getirirken amacı toplumunu felaketler karşısında savunmaktır. Kötülüğü yaşamdan uzaklaştırmak ve ondan korunmak için büyü yaparken bedeninde canlandırdığı iyi ve kötünün çatışmalarının devinimleri dansın, aletlerle çıkardığı sesler müziğin ritimleridir. Müzik, dans, gösteri sanatları kadın büyüsüdür. Büyü, hayatı efsunlayarak koruma altına alır. Ninniler, ağıtlar, dualar ve beddular ağrıya, acıya, kötülüğe karşı kadın ruhunun sanatsal bir direnişi olduğu kadar, ruhsal bir öz savunmadır. Kadın sanatı bir inanç olduğu gibi bir felsefedir aynı zamanda. Çünkü ruhun iyi olanı anlayıp, iyi olanla ilişkilenip ve iyiyi kavrayıp iyi olanı geliştirme, hayatı güzelleştirme yorumu vardır burada. Bu evren yorumunda yaşam iyi ve kötünün çatışmaları biçiminde tanımlanmıyor; hayat bir bütündür, karşıtların savaşına değil, insanın seçimlerine bağlı şekillenen bir tercihe bağlıdır. İnsan doğayla, ruhlarla ve insanlarla iyi ve güzel ilişki kurarsa hayat iyileşecektir. Ama doğayı, ruhları ve insanı incitecek davranışlarda bulunursa, kötü ilişkilenirse hayatı kötüleşecektir. Bu felsefe tanrıya değil insana sorumluluk yükler, çünkü kendi seçimlerinin kaderini belirleyeceğini belirtir ve davranışlara eğilir. Doğada ve yaşamda kötülük yoktur, iyi veya kötü düşünüşlerimiz ve davranışlarımız vardır bilinci bu inanca, felsefeye yön verir. Kadın sanatı bu evren bilinci içinde doğmuştur; bu insanı kendinden korumak ve yanlışlarına karşı savunmaktır. Lakin kadının açlık, cinsellik ve zor doğa olayları esnasında insana dair edindiği gözlemler vardır ve gözlemlerin bilgisi onu insanın iyi davranışlarla topluma karşı sorumlu olması gerektiği sonucuna ulaştırmıştır.

Müziğin dili ve sesi işte bu gerçeğin içinde doğmuştur. Analarımız yüzlerini güneşe dönüp ‘Ya Star’ diye dua okuduklarında evrenden kendilerini korumalarını isterler, hala kadının ‘Star bi serê te nekeve’ bedduasını almaktan korkulmasının nedeni, o kadın lanetlemesinin kötü davranışı toplum hayatı içinde mahkûm etme gücüne duyulan korkudur. Gerçekten kadınların doğa güçleriyle özel bir ilişkisi olduğuna duyulan inançtır. Kadın ruhunun müzikal seslerle kendini ifade etme sürecinde açığa çıkan müzik bu nedenle hakikatin kendisidir. Kültür ve sanat ruhun davranış modelleri olduğundan kadın öz savunma tarihini kadın şarkılarında, masallarında, sözlü anlatılarda anlamak en doğru aydınlatma biçimi olacaktır. Çünkü kadınlar sanat yoluyla kendini anlatma, savunma ve var etme yaşantısına sahiptir ve böylelikle kültürleşirler. Daha sonra uğradıkları erkek zulümlerini, ataerkil toplum saldırılarını, iktidar güçlerinin talanlarını şarkılar, masallar ve ağıtlar ile aktarmışlardır. Bu stranlar ve ağıtlar kadını lanetleyen, linç eden, pazarlayan, recm eden ve bunu gerçeği çarpıtarak yapan egemen erkek gerçeğine karşı, kadının kendi gerçeğini anlatarak kendini savunmaya aldığı olgulardır. Hakikatini açıklayamamak köleliktir çünkü hakikatini açıklamak kendini savunabilmektir ve kendini savunan yaşama özgürlük olanağını sunar.

C-Edûlê;

Kürt ézidi kadını Edûlê aşkı Derwéş’e stran ile seslenirken gerçeği bildirerek bir tragedyayı engellemek, hile ve komployu boşa çıkarmak, doğru bir savaşın yolunu açıklamak istemiştir. Hile ile oyuna getirilmiş kahramanın savaşının ne halkını, ne aşkını ne gerçeği savunamayacağını görmektedir ve dehşet içinde yakarmaktadır. Milan Kürt aşireti ile Arap aşiretleri arasında yaşanan bir savaşı ve bu savaş içinde Osmanlı devletinin iki halkı çatıştırarak onları kendine bağlama siyasetini anlatır hikâye. Osmanlı devleti Milan aşiretinden kendisine biat etmesini ister ama biat edilmez ve buna karşılık Arap aşireti ile anlaşıp Milan aşiretine savaş ilan edilir. Ancak Milan üst sınıfı emekçi sınıfı savaşta öne sürüp sonra işbirliği geliştirme arayışındadır. Milan aşiret büyüklerinin divanı kurulur ve savaşın liderliğini devr alan kişinin aşiret liderinin güzel kızı Edulé ile evleneceği ilan edilir. Edulé’nin gezdireceği fincanı kim kaldırırsa bu niyetini beyan etmiş olacaktı. Aşiretin hiçbir önde gelen erkeği kahve fincanını kaldırmaz ve aşiret erkekleri korkaklıklarıyla rüsva olmuşlardır. Rûspîler akıl ederler ki Derwéş bu durumu duyarsa gelip kahve fincanını kaldıracaktır; hile devreye girer. Lakin herkes Derwéş’in Edûlê’ye aşkını bilmektedir ve Derwéş aynı zamanda girdiği cenklerdeki cesareti, aklı ve kahramanlığıyla tanınmaktadır. Derwéş haber alır ki kimse Edulé’ nin elinden fincanı almamaktadır, onu utanç içinde bırakmışlardır ve kendisi ézidi olduğundan ancak bu savaş ile Edûlê ile evlenebileceğinden, çadıra gider ve kahve fincanını kaldırır. Hile şudur; Kürt ézidileri bu savaşta öne sürüp, ardından Osmanlı ve Arap aşiretleriyle anlaşmaktır. Derwéş’in bu savaştan sağ çıkması mümkün değildir. Edulé bu gerçeğin farkındadır ve Derwéş kahve fincanını kaldırdıktan sonra gerçeği haykırmaya başlar, Derwéş’i uyarır:

‘Herkes sessiz, suskun ve sağır

Gömmüşler duygularını mezara

Delal ay delal, delal ay delal!

Eline alma dedim sana

O zehir dolu fincanı

Fermanımızı kaldırma dedim

Soğusun kalsın günlerce tepside

Kurmuşlar haince bir plan

Kazmışlar mezarını

Gözüm çıksın, sarı saçın kesilsin

Alamadım bu oyunların önünü

Bey ve ağalar üç gün beklediler çadırın altında

Almadı kimse fincanı

Biliyordum bu iyiye alamet değil

Delal ay delal, delal ay delal'

Edûlê olmasa biz bu siyasi oyunları bilmeyeceğiz ki bilmemek trajedyayı tekrar etmektir. Bu stran bize bir tarih bilgisi sunar ve bilgi sayesinde kendimizi bu iktidar siyasetlerinden korumayı öğreniriz.

Önderliğin sıklıkla Derwéşé Evdé ve Edûlê aşkını hatırlatmasının nedeni, bu aşk etrafında dönen Kürt, Arap ve Türk iktidar-devlet güçlerinin komplo siyasetinin farkında olmamızı sağlamaktır. Kadını, halkları ve doğru erkeği iktidar siyasetlerine kurban etme yoluyla kullanan egemenlerin farkında olmak, kendini savunma tedbirlerine yol verir. Edulé stranıyla hile ve komplolara karşı kendini savunmayı öğretir ki Edûlê nin acısı Derwéş’in bunun farkında olmamasıdır ki farkında olsa da çaresi yoktur. Ama bu stran sayesindedir ki biz egemenlerin bu hileli aklını biliyoruz ve kendimizi bu akla karşı savunma siyasetini yürütebiliyoruz. Tıpkı günümüzde KDP’nin Şengal dağı Kürt ézidilerini Türk devletiyle anlaşarak DAİŞ’e teslim edip, ihanet etmesi örneğinde olduğu gibidir Edûlê’ nin dile getirdiği gerçek. Önderliğin bu trajik aşk destanında kadın aklı ve duygusuna duyduğu güvenle bulunduğu öngörü sayesinde Şengal’in öz savunması sağlanmış ve her YJA-Star ve HPG’li birer Edûlê ve Derwéş kişiliğiyle direnmiştir. Ama trajik Derwéş ve Edûlê değil, başaran ve zafer kazanan Derwéş ve Edûlê olarak. Kadın sanatının hayatımıza kattığı bilinç bu anlamda kendimizi korumanın ve farkında yaşamanın uyarıcılarıdır. Yanı sıra Kürt kadın müziğinde ağaların, şeyhlerin ve ailenin zulmüne uğrayan kadınların direnişleri esas öğeleri oluşturur. Siyabend û Xecé, Zembilfiroş, Lawiké Metinî destanları baba ve erkek kardeşler tarafından kuşatılan, beylerin saraylarına kapatılan, aşiretlere mal gibi sunulan kadınların aşk imgesi etrafında direnişe geçişlerini anlatır. Bu isyanlarında hep bir sistemden kaçış, kendi olma umudu ve sistemi dağıtma arzusu vardır. Nasıl ihanete uğradıklarını, neden kahredildiklerini, nasıl yok sayıldıklarını anlatırlar. Eyşe Şan Bémal’i, Ax lé Dayé’yi söylerken kadının yerinin ne baba ne kardeş ne eş ne toplum içinde olduğunu, kadının kişilik olarak nasıl bir yurtsuzluğa mahkûm edildiğini ve kimsesizleştirildiğini kendi hayatı ile anlatır. Kadın evsizdir, yersizdir, mekânsızdır, yurtsuzdur bu nedenle egemen erkeğe muhtaçtır der bize.

O halde mekânlaşarak, yerleşerek, yurtlaşarak kendi yurt alanlarını yaratmalıdır. Mekân sahibi olmak kendi kaderiyle ilgili karar alabilmektir, erkeğin kader hükümlerini geçersizleştirmektir. Çünkü erkek kadını mekânsızlığa ve yurtsuzluğa mahkûm ederek kendine bağlar. Özgür kadın kendi özgür mekânını var edebilen kadındır, erkeğe mahkûm kadın yurtsuz kadındır. Ayşe Şan söylüyor bunu. Biz onu dinleyeceğiz. Kürt kadın sanatının muhalif, isyancı ve gerçeklik duygusu bir kültür hayatını üretir. Ve bu kültürün esası öz varlığını korumaya dayalıdır. Sanatın ürettiği değer, söylem, söz, müzik, tasvir ne kadar ise o kültürün yaşama kuvveti, yaşamı geliştirerek var oluşunu anlamlı devam ettirme yeteneği de o denli gelişir. Oluşarak kendini var etme inşa edilmiş katı dogmaları yıkmanın ve kendini savunmanın en doğru biçimidir ve sanat ruh-duygu-vicdan yoluyla oluşumumuzu hakikatimize en yakın gerçekleştirmenin yöntemidir. Kadın hakikatlerinin kendini en fazla ifade ettiği yöntemin sanat olması ve kadın sanatının tüm kültürlerde başat olmasının nedeni; insanlığın kendini bu gerçekte görmesi, orada soluk alması, insanlığını hatırlaması, yaşamın anlamını görmesidir. Dünyanın büyüsünü bozan erkek egemen aklı eleştiren kadın sanatı, hayatı ve onun bilgisini nesnelleştiren egemen erkek gücünü böylelikle açığa vurur. Tıpkı Edûlê’nin nesnelleştirilmeye karşı meydana inip o erkek akıllarını sanat ile teşhir etmesi gibi. Estetik yargılarla gerçeği açıklamak sanatın biçimidir ve kendini temsil etme yöntemi olduğundan kadının sanat tavrı çirkini hedefler. Adorno, sanata hakikati bilme yöntemi olarak umut bağlarken, ‘‘Düşünen insan saldırgan olamaz’’ tespitini yapar ve tahakkümcü aklın insanı ve doğayı araçsallaştırmasına karşı, eleştirel akılın da bilgiyi araçsallaştırma riski taşıdığını belirtir ve estetik yargı ile hakikati açıklama yaklaşımını önerir. Ve bu önerisini bilimin doğayı egemen erkek tahakkümü altına aldığına dair yaptığı eleştiriye dayandırır. Sanat ötekinin, temsil edilemeyenin, yok sayılanın temsilleriydi. Yani dişil olanın önemsenmesi gerekmekteydi.

Rasyonel ve eril olanın akılcılığına karşı, duygulu, sezgili, vicdani olanın estetik yargısı, ahlaki sorgulaması gerekmekteydi. Sanat yoluyla ahlaki yargının tespitinin yapılması politikanın demokratik nitelikte yapılandırılmasına olanak sağlayacaktı. Bu nedenle kadın öz savunma anlayışını, yöntemlerini, modellerini geliştirmeye çalışırken kadın sanat tarihini, değerlerini yeniden yorumlayarak, sanatı bir kadın öz savunma yapısı olarak geliştirmeyi ve kadın kültür hareketini başlatmayı en gerekli bir varoluş nedeni sayacağız. Çünkü sanat dolaysız insandır ve bize erkek iktidarının vahşetini, akıldışılığını, saçmalığını en iyi açığa vurma imkânı sunar. Bu anlamda sanat kadın hakikatlerini açığa çıkarma, koruma ve bir kültürleşme alanı olarak kendimizi en yetkin temelde anlamlandırarak savunmaya alacağımız yerdir. Kadın gerçekliğini anlatan, gösteren ve öğreten her sanatı ve kültürel olayı bir kendini yeniden tanımlama ve oluşturma değeri olarak ele almak ve kendini tasvirlemek kendini bilmek açısından doğruya daha yakın durmaktır. Lakin akıl süzgecinden geçen her şey mantığın, verili olan dogmaların, yanılgıların süzgecinden geçer, güncelin çıkarı tarafından asimile edilir ve reel olana uyumlulaştırılabilir. Ama sanat ve kültür, değeri olduğu gibi yansıtır ve akıl öncesi duygu ve sezgisel aşamada tasarılaştığı için dolaysız hakikat anlatımı olur. Müzik, şiir, resim, edebiyat vb. kadın kişiliğini, yaşantılarını, eleştirisini, özgür seçimlerini, retlerini- kabullerini, duygularını egemen olan her konuyla uyumsuz kılabildiğinden kendimizi de kritikten geçireceğimiz bir yöntem olacaktır. Kadının kendi kişiliğini de estetik yargıdan geçireceği, ahlaki sorgulamaya tabi tutacağı ve güzelliğini arayacağı alan sanattır. Tıpkı Füruğ’un ‘Güzelliği Avuçlarımın İçine Aldım. Acıydı’ dizelerinde dile getirdiği gibi, özgür güzelin kolay olmadığını ve kolaycı yaklaşımın güzeli bulamayacağını dile getirmesi gibi. Kolaycılık, acısızlık ve dirençsizlik aldatan ve yanıltan, bu nedenle savunmasızlığı geliştirendir. Sanat güzelin direnişidir, güzel özgürlüktür.

Bu gerçek sayesinde kadınlar kendilerini en fazla sanat yoluyla anlatmışlardır. Kadınların halılara, kilimlere ve nakışlara mühürlediği her motif yaşamının hikâyeleri ve sembolleridir. Şahmaran’ı nakşetmişler, İştar’ın gülünü işlemişler, İnnana’nın ağacını dokumuşlar, tavus kuşu ve ceylanları, asma yaprağını kaneviçelemişler, çembere alınmış ve kafeslenmiş bülbülü çizmişler. Masallar ve ninnilerle gerçeklerini uzun kış gecelerinde, beride ve tarlada kulaklara fısıldamışlar. Şarkılarla ayrılıklarını, uğradıkları zulümleri, terk edilmişliklerini, adaletsizlikleri haykırmışlar. Ağıtlarla zulmü teşhir etmişler, haksızlığa isyan etmişler ve zalimi açıklamışlar. Özdeyiş ve fıkralarla erkeği hicvetmişler, alaya almanın korkuyu yenmek olduğunu öğretmişler. Folklorik danslarında barışı sergilemiş ve erkeklerin kavgalarına son vererek ilk tiyatro oyunlarını sergilemişler. Tohumu toprağa ekmenin, ürünü kaldırmanın, ortakçı yaşamın neşelerini dansla dile getirmişler. Kısacası kadın olmayı anlatmışlar ve kadınlığı bu sanatlarla korumuş, sanatsal değer haline getirerek savunmuşlardır. Kadın duygu dünyasını şiir diliyle dile getiren şair kadınlar, zamanlarının felsefî sorgulamalarını, tavırlarını, özlemlerini, acılarını bize ulaştırarak kadın anlam dünyasını meydana getirirler. Edebi miras kadın dünyasını geleceğe aktarmanın ve korunmasının bir yoludur. ‘‘Öyle mecnunum ki, bilmem ki sır nedir sevda nedir, suret nedir mana nedir’ diyen şair Münire Xanım, 30 bin beyitlik şiir kitabı olan Mah Şeref Hanım (Erdelan prensesi-1805) buna örnektir.

DERLEME 7.BÖLÜM

 

YORUM GÖNDER

ZİYARETÇİ YORUMLARI

BENZER KONULAR

KADIN ETRAFINDA GELİŞTİRİLECEK BİLİM, DOĞRU SOSYOLOJİYE ATILMIŞ İLK ADIM  OLACAKTIR

KADIN ETRAFINDA GELİŞTİRİLECEK BİLİM, DOĞRU SOSYOLOJİYE ATILMIŞ İLK ADIM  OLACAKTIR

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (1. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (2.BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (3. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (4. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (5.BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (6. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (7.BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (8.BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (9.BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (10. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (11. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (12. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (13. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (14. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (15. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (16. BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (GİRİŞ)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (1.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (2.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (3.BÖLÜM)

KÖLELİĞE VE ÖZGÜRLÜĞE AÇILAN KAPILARIMIZ (1.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (4.BÖLÜM)

KÖLELİĞE VE ÖZGÜRLÜĞE AÇILAN KAPILARIMIZ (2.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (5.BÖLÜM)

JİNEOLOJİ ÜZERİNE (1.BÖLÜM)

JİNEOLOJİ ÜZERİNE (2.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (6.BÖLÜM)

TOPLUMSAL CİNSİYET (1.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (7.BÖLÜM)

JİNEOLOJİ ÜZERİNE (3. BÖLÜM)

JİNEOLOJİ ÜZERİNE (4.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (8.BÖLÜM)

TOPLUMSAL CİNSİYET 2.BÖLÜM

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (9.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (10.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (11.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (12.BÖLÜM)

JİNEOLOJİYE DOĞRU SOSYOLOJİYE ADIM ATMAK

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI 14.BÖLÜM

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI 15.BÖLÜM

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI 16.BÖLÜM

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (17. BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI 18.BÖLÜM

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (19.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (20.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (21.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI 22.BÖLÜM

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI 23.BÖLÜM (SON)