DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (12. BÖLÜM)
DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (12. BÖLÜM)
0 Yorum
01-09-2021

FEMİNİST MÜCADELE

SUFRAJETLER-KADINLARIN MİLİTANLIĞI;

Radikal-feminizm kuramcısı, süfrajet ve kadın hakları savunucusu Emmeline Pankhurst, henüz 14 yaşındayken kadınların seçme ve seçilme hakkı üzerine yapılan toplantıya katılmıştır.10 Ekim 1903 tarihinde kızı Christabel ve dört arkadaşı ile birlikte Manchester’da radikal kadın hareketleri çerçevesinde Kadınların Sosyal ve Politik Birliği’ni (WSPU) kurmuştur. Şiddetsizlik Teorisi ABD’de kadın hareketleri, Hindistan’da Mahatma Gandhi’nin direnişi, Martin Luther King’in öncülüğündeki hareket için kullanılmıştır. Kızları Sylvia ve Christabel de kadın hareketlerinde aktif bir şekilde çalışmaya başlayınca, hareketin yöntemi gittikçe radikalleşmiş, hatta yangınlar çıkarılmış, bombalı saldırılar düzenlenmiştir ve bu yüzden Pankhurst birçok defa tutuklanmıştır. 3 Nisan 1913 tarihinde Pankhurst Britanya Bütçe Başkanı David Llyod George’un villasına yapılan bomba saldırısının azmettiricisi olarak üç yıl hapis cezası alır. Bu karar kadın hakları savunucularının polis ile sokak çatışmalarına neden olmuş, resmi kurumlara ve eylemciler tarafından biber ve ölü bir kedi atılan başbakan Herbert Asquith gibi tanınmış kişilere saldırılar düzenlenmiştir. Protesto kundaklama ve bombalı saldırılar şeklinde bütün ülkeye yayılmış ve basında Terör Dönemi tanımı yapılır. Açlık grevi sebebiyle sağlık durumunun kötüleşince Emmeline Pankhurst tekrar serbest bırakılır. Bu arada ülkedeki karışıklık giderek güçlü bir hal alır. Bombalı saldırılar düzenlenir, posta kutularına asit dökülür, kiliseler kundaklanır ve toplu taşıma araçlarına zarar verilir. Sempatizanlar pazar ayinlerinde, ülkedeki birçok kilise yakılırken, (Tanrı Emmeline Pankhurst’u korusun) şeklinde tempo tutturmuştur.

Olaylar, 1 Haziran 1913 tarihinde Epsom’ da düzenlenen at yarışında, kralın atının önüne atlayan, ağır yaralanan ve kısa bir süre sonra ölen süfrajet Emily Davison’un ölümü ile doruk noktasına ulaşır. Emily kadın haklarının şehidi ilan edilmiş ve bildirilerinin manşetlerinde hipodromun meleği olarak gösterilir. Aynı yıl, parlamento, tutuklu süfrajetlerin artan açlık grevleri nedeniyle Kedi ve Fare Antlaşması adlı yasa tasarısını kabul eder. Açlık grevi ve zorla beslenmelerine rağmen ciddi derecede hasta olan tutuklular serbest bırakılır. Sağlığına kavuşan tutukluların tekrar tutuklanması talep edilir ve tutuklanırlar. Bu hareketin önemini belirleyen şey kadın mücadelesinin sonuç alıcı ve radikal eylem tarzını hem kuramsal hem pratik olarak açığa çıkarmış olmasıdır. Bu süreçten sonra feminist hareket talep ve eylemlerinde radikalleşerek bir gelişme yakalamıştır. Egemen sistemin kurum ve zihniyet yapılarını eylemsel yıkıcılık tarzında mücadele konusu yapmakla, feminist hareketin bu döneme kadar sürdürdüğü daha çok mevcut sistem içinde eşit yer alma duruşunu köklü değişime uğratmıştır. Çünkü süfrajetler eşit hakları sadece bildirmemiş, bununla birlikte eşitsizliği üreten yapıları yıkıcı eylemlerle işaret etmişlerdir. Kadınların Sosyal ve Siyasal Birliği’ tarafından 21 Haziran 1908 tarihinde gerçekleştirilen mitinge yaklaşık 250 bin kadının katılması, polisle girdikleri çatışmalarda kadınların yaşamını yitirmesi, siyasi yapı ve devlet kurumlarını direk hedeflemeleri, ‘fuhuşu erkeklerin parasal çıkarı için kadınların zorunlu köleliği’ temelinde tanımlayarak mücadele konusu yapmaları ve 2. Dünya savaşı sürecinde işçi kadınların eşit ücret talebiyle grevlerini örgütlemeleri çarpıcı yönleridir. Lakin bu dönemde grev örgütlemek ihanet ile eş görülmekte, fuhuş kurumuna dokunmak cesaret isteyen bir sorundur. Bu anlamda kadın sorununu tüm ezilen kadınları kapsayan biçimde gündemleştirmeleri ve bunu radikal eylem tarzında yapmaları kadın mücadeleciliğinde önemli bir gelişmeyi ifade etmektedir.

FEMİZM TANIMLARI

Kelimenin kökeni Latince “femina” ve onun Fransızca türevi olan “Feminizme”den gelir “İlk kez Fransızca'ya 1837'de giren bu sözcüğü Feminizm kavramı ilk olarak sosyal filozof Charles Fourier (1772–1837) tarafından ortaya atılmıştır. Fourier sosyal gelişmenin kadınlara verilecek daha fazla özgürlükle mümkün olduğunu savunmaktaydı.

Robert Sözlüğü; kadınların toplum içindeki rolünü ve haklarını genişletmeyi öngören bir doktrin olarak tanımlar.”1 Çaha ise feminizmin siyasal yönünü vurgular. “Feminizm temelde kadın ile erkek arasındaki iktidar ilişkisini değiştirmeyi amaçlayan siyasi bir harekettir. Kadın-erkek arasındaki ilişkiyi aile, eğitim, iş dünyası, siyasi hayat, kültür ve tarihe kadar geniş bir yelpaze içinde sorgular.”2 Tekeli, feminizme bir düşünce hareketi olarak bakar. “Feminizm, kadınların dünyaya, erkeklerin gözlerinden, onların çıkarları açısından değil, kendi gözleriyle bakmasını savunan, kendi seslerini bulmalarını isteyen bir düşünce akımıdır.”3

Mitchel, benzer biçimde, kadının kurtuluşuna rehberlik yapabilecek bir ideoloji olarak değerlendirir feminizmi. “Kadınların, sadece kadın olmaktan doğan sorunlarını inceleyen, sorgulayan ve sonuçta da cinsler arasındaki hiyerarşinin ortadan kalkmasını, kısacası, kadınların kurtuluşunu hedefleyen bir ideolojidir.”4 Ramazanoğlu, diğer yandan bir eleştiri yöntemi olarak bakar. “Feminizm, eleştirel bir bilinçlilik biçimidir. Toplumsal biçimlenmeleri ve patriyarkiyi anlamamızı sağlar. Bu yüzden de feminizm, bilimsel ve dinsel bilgi de içinde olmak üzere varolan fikirleri, inançları, gelenekleri ve uygulamaları eleştirir.”5 Bell Hooks, feminizmin sisteme yönelik politik mücadele oluşuna dikkat çeker. “Cinsiyetçi ezilmeyi sona erdirmek için verilen bir savaşımdır. Bu nedenle de, muhakkak Batı kültürüne değişik düzeylerde nüfuz eden hükmedici ideolojilerin kökünü kazımak için verilen bir savaşım olmalıdır.”7

Feminizmin Tarihsel Gelişimi;

Feminizme kaynaklık eden görüşlerin kaynağına ilişkin 1300’lü yıllara ait Fransızca ve İngilizce kadınlarınyazdıkları metinleri var. Bunlar kadın haklarından, özellikle kadın ve erkek arasındaki eşitsizlikten bahseden metinler. Feminist düşünüşün öncüleri arasında sayılabilecek kadın düşünürlerin başında; Chirtine de Pizan (1364-1431), Maria Le Jars de Goarnay (1565-1645) ve François Paolainde La Barre gelmektedir. 1697’de Mary Astell’in “Kadınlara Ciddi Bir Öneri” adlı bir makalesi bulunuyor. Mary Astell de amcası tarafından eğitim almış bir İngiliz. Yine Catharine Macaulay’nin 1790’da “Eğitim Üzerine Notlar” diye bir makalesi bulunuyor. O da evde oturarak sekiz ciltlik bir İngiltere tarihi yazmış bir kadın. Christine de Pizan (1364-1431) çevresindeki erkeklerin kadın düşmanlığını eleştirmiştir. 1400 yılında kadınları destekleyen bir tarikatın ütopik kuruluşunu anlatan “Kadınlar Kenti” adlı eserini yazmıştır. Yine aynı yıl gerçek kadın eğitimini konu ettiği Üç Erdemin Kitabı adlı araştırma yazısını yazmıştır. Evliliğe övgü, Bir Dulun Kederi şiirlerini yazmıştır. Geçimini yazarak kazanan ilk batılı kadın olarak tanınır. Hayatını kalemiyle kazanan ilk kadın yazar olarak bilinen Christine de Pizan, daha 14. Yüzyılda kadın haklarını savunan Kadınlar Kenti adlı kitabıyla kadınların duygularını dile getirmişti: “Hiçbir günah kadınınki kadar büyük değildir diyorlar ama, kadınlar adam öldürmezler, kentleri yakıp yıkmazlar, halkı ezmezler, toprakları yağmalamazlar, halkı ezmezler, kundakçılık yapmazlar, sahte sözleşmeler düzenlemezler. Kadınlar şefkatli, nazik, yardımsever, alçakgönüllü, sağduyulu varlıklardır.”

Kadınların belli bir yazım geleneği özellikle 1300’lerden sonra giderek artan biçimde gelişim gösterse de bunlar bütünlüklü bir sistemden bahseden metinler değildir. Ancak 18. yüzyılda yazan kadınların bütünsel bir sistemden bahsettiklerini görmek mümkün. Eşitsizliğin adını koyarak, kadınları ev içinde tutan ve özellikle eğitim hakkından yoksun bırakan bir sistemden bahsediyorlar. Feminizme yol açan da biraz bu düşüncelerdir. Özellikle Fransız devrimi ve sonrasında kadınların bir araya gelme imkanları da feminizmin gelişmesine etkide bulunan diğer bir etmen olarak tanımlanır.Feminist hareketin tarihi ele alınırken ve bu hareketin ge lişimine eşlik eden feminist kuramlar sınıflanmaya çalışıldığında temel yönelimleri doğrultusunda peşi sıra üç dalga olarak şekillendiği görülür. Her birinin başlangıcı, yükselişi ve hız kaybedişi görülür. Bu dalgalar içinde sınıflanan feminizmler/feminist kuramlar hem birbirleriyle hesaplaşmış hem de birbirinden güç almıştır. Ancak bu dalgalar şeklinde tarihselleştirme bu dalgaların yok olduğu tarihten silindiği sonucunu doğurmaz. Diğer dalgaların güçlü olduğu dönemlerde de önceki dalga(lar) gücünü yitirmekle birlikte varlığını korumuştur. 17. yüzyılda başlayan ilk dalga 20. yüzyılın başlarında yükselmeye başlamış 1920’lerde düşüşe geçerek varlığını 60’lara kadar korumuştur. İkinci Dalga 60’larda yükselmeye başlamış ve 80’lere kadar sürmüştür. 80’lerle birlikte üçüncü dalga ortaya çıkmış 1990’larda yükselişe geçmiştir ve halen varlığını sürdürmektedir.

BİRİNCİ DALGA FEMİNİZM (AYDINLANMACI-LİBERAL ve KÜLTÜREL

FEMİNİZM )

Modern anlamda bir felsefe ve bir hareket olarak feminizmin kökeni Aydınlanma dönemine götürülmektedir. İngiliz ve Fransız Devrimlerindeki kökleriyle ise feminist yaklaşımın ilk hareketi Mary Wollstonecraft’ın (Kadın Haklarının Korunması) (1792) adlı eseriyle başlamıştır. John Stuart Mill ve Harriet Taylor Mill’in (Kadınların Köleleştirilmesi) (1869) adlı eseri ise bu ilk dalganın ürünü olarak hareketi sürdürmüştür. Bu iki eserde kadının biyolojik açıdan düşük statüde bulunduğu algısı tartışılmış; öncelikli olarak eşitlik ve eğitimi geliştirme yolları bulmak hedeflenmiştir. Daha çok Amerika ve Avrupa’da oy hakkı yani eşit vatandaşlık talebiyle ortaya çıkan birinci dalgayı liberal veya aydınlanmacı feminizm olarak da tanımlar. Liberal olarak nitelendirilmesinin nedeni de daha çok devlet tahayyülünün içinde kalınması ve devletin kendisine ve ekonomik sistemine dair hiçbir yapısal eleştiri getirilmeden erkeklerle eşit statü talep edilmesidir. Eğitim, seçme-seçilme konusunda erkeklerle eşitlik istenen bu dönemde önce çıkan kadınlar: Olympe de Gouges, Mary Wollstonecraft.

Olympe de Gouges(1748-1793): “ kadın darağacına çıkma hakkı tanınıyor, öyle ise kürsüye çıkma hakkı da tanınmalıdır” sözü ile tanınan Olympe de Gouges Eylül 1791 'Bu devrim, bütün kadınlar toplumda yitirmiş oldukları, haklarını ve acınası yazgılarının bilincine varmadıkça tamamlanamayacaktır. Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirisi'ne bu sözlerle başlıyordu. Kadınların devrim sürecinin her aşamasında yer almalarına, kitle gösterilerinin, ayaklanmanın temel öznesi olmalarına, o dönem yurttaş olarak görülmelerine isyan eder ve “erkek, adil olmayı becerebilir misin? Sana bunu bir kadın soruyor. En azından bu hakkı onun elinden almayacaksın. Söylesene, benim cinsimi baskılamanın zalim gücünü kim verdi?” der. Temmuz 1793 de tutuklandı. Aynı yılın kasım ayında giyotin ile idam edildi.

Mary Wollstonecraft (1759-1797): hayatı boyunca iyi bir okul eğitimi alabilmesi için hep engeller çıkmıştır. Bu yüzden kadınların eşit eğitim hakkı onun en büyük hayat hedefi olmuştur. İlk aydınlanmacı “feminist” olarak referans verilen metin 1792 yılında Mary Wollstonecraft’in yazdığı Kadın Haklarının Savunusudur. Bu dönemde erkeklerin sahip olduğu doğal hakların aynısına sahip olabilecekleri konusunda umutlu yaklaşımı nedeniyle eserini Fransız bakanı Talleyrand’a ithaf ederken, eğer kadınları bu yeni anayasanın dışında tutarsa, Fransa’nın bir tiranlık olarak kalacağını belirtir. En kusursuz kadınsı kadın, bir anlamda en erkeksi olandır, çünkü yaşamını erkek fantezilerini gerçekleştirmeye çalışmakta tüketir. Yalnızca erkeklerin hayranlığını kazanmak için ve bu hayranlık aracılığıyla var olur.Bu saçma sapan tuzaktan kurtulup insan gibi davranmak isteyen kadını ise ‘erkeksi’ olduğu için toplumdan aforoz edilme tehlikesi beklemektedir. Erkek gibi davranmak bizi gerçekten erdem sahibi yapacaksa, wollstonecraft ‘hepimizin daha çok erkekleşmesi ‘ ni önerir. Ama kendisi de, kadınlıktan uzak sayılma korkusunun, en zeki kadınları bile etkileyen derine işlemiş bir korku olduğunu itiraf eder. Ünlü kadın entelektüel Mrs. Piozzi gibi bir kadın bile aklını, zincirlerini ‘kırmaktan çok parlatmak için’ kullanmaktadır. Mrs. Piozzi ‘ bütün hünerlerimiz, erkeklerin kalbini kazanmak ve onu muhafaza etmek için kullanılmaktadır’ diye yazıyordu. Wollstonecraft da işte bu ‘tam anlamıyla erkeksi bir duygudur’, bizlere ‘ zorbalık uygulayan ‘ tutumun papağanca tekrarından ibarettir, yanıtını veriyordu. Wollstonecraft Maria romanında evliliğin mülkiyet çıkarlarını dayatan bir sözleşme olduğunu ve kadının yaşamını sürdürmek için erkeğe dayanmak zorunda olmasına karşılık “evliliğin bir meşru fahişelik biçimi” olduğunu savunur. Wollstonecraft’ın esas hedef kitlesi evde süslenip püslenmek dışında bir şey yapmayan ama üst sınıfa mensup olan kadınlardır. 1923 yılında “eril kötü alışkanlıkları taklit ederek özgürlüklerini kullanmaya başlayan birçok yeni özgür kadını görmek beni hasta ediyor” diye yazmıştır.

Dalgalar biçiminde sınıflandırmayı eleştirenler “Birinci Dalga Feminizm dedikleri şey tek bir düşünüş biçimini işaret etmiyor. Amerika’da kadınlar oy hakkı için çalışırken Emma Goldman bütün iktidar biçimlerinin, devlet biçimlerinin reddedildiği bir başka tahayyülün peşinde, eşzamanlı gerçekleşiyor bunlar. O yüzden Birinci Dalga deyip de tek tipleştirebileceğimiz bir feminizm biçimi yok. Şu anda da hâlâ Birinci Dalga’nın talep ve stratejileriyle yetinen kadın hakları savunucuları var” demektedirler. Bu doğru bir değerlendirmedir. Birinci Dalga, temel vatandaşlık haklarıyla sınırlı kalsa da çok etkili bir harekettir. Bir ayrıntı olarak dünyada bir mücadele yöntemi olarak ölüm orucunu ilk uygulayanlar da süfrajetlerdir.

Süfrajetler;

20. yüzyıl başındaki sosyal ayaklanmalardan biri de İngiltere ve ABD'yi sarsan süfrajet (suffragette, oy hakkından yana kadın) hareketiydi. Gösteriler düzenleyen, kendilerini saray kapılarına zincirleyen, hapiste açlık grevi yapan kadınlar bu popüler marşı söylüyordu: 'Kızlarımızın kızları bizimle gurur duyacak; iyi ki yaptım süfrajet kardeş, iyi ki yaptım, diyecek.' Yirmi yılı aşkın bir süre boyunca oy hakkı için mücadele edenler kadınlar nedeniyle süfrajetlere yönelik olarak her gün gazetelerde bu konuda makaleler çıkıyor, karikatürler bu konuyu işliyordu. Denilebilir ki hiçbir sosyal hareketle bu kadar alay edilmemiştir. Oy isteyen kadın, 'evde kalmış, çirkin, çocuksuz, saldırgan', yani toplumca benimsenmiş kadınlık özelliklerine sahip olmayan bir 'yaratık' olabilirdi ancak. 20. yy’ ın başlarında İngiltere ve ABD’de pasif direniş, kamu toplantılarını bölme, açlık grevi yapma gibi yollarla kadınların seçme ve seçilme hakkını savunan, az çok organize olmuş radikal kadın hakları savunucuları süfrajet olarak nitelendirilmiştir. Süfrajet hareketleri ağırlıklı olarak orta sınıftan gelen kadınlar tarafından yürütülmüştür.

Radikalleşme, Emmeline Pankhurst'ün, 1903'te Kadınların Sosyal ve Politik Birliği'ni kurmasıyla başladı. Bu dernek çok daha militandı. Yöntemleri, kışkırtıcı ve ses getiren eylemlerle davayı gündemde tutmaktı. Mitingler düzenlediler, parti toplantılarım bastılar ve şiddete başvurdular. Tutuklandıklarında açlık grevi yapıyor ve vahşice burunlarından midelerine tüp sokularak zorla besleniyorlardı. Mary Clarke, Jean Hewart, Katherine Fry gibi bazı önderler bu işlem sırasında öldüler. 18 Kasım 1910'da yaşanan 'Kara Cuma' kadın tarihinde önemli bir yere sahiptir. O gün, Herbert Asquith'in Liberal hükümeti, mülk sahibi 1 milyon İngiliz kadına oy hakkı vermeyi öngören 'Uzlaşma Yasası'nı parlamentoya sunacaktı. Ancak son anda başbakan tasarıyı okutmaktan vazgeçti. 300 kadın militan, parlamento önünde protestoya başladı. Asquith'in arabası yakıldı, polisler göstericilere saldırdı, iki kadın öldü, 100 kadın tutuklandı. Basın bu defa şiddet gören kadınlardan yana tavır takındı ve hükümet çok ağır bir darbe aldı. Kadınlar, kamu binalarım kundaklayarak, kendilerini Buckingham Sarayı'nın kapılarına zincirleyerek, politikacıların evlerine saldırarak protestolarım sürdürdü.

Emmeline Pankhurst’un kızı Christabel Pankhurst Büyük Britanya’da kadınların seçme ve seçilme hakkı için savaşan önder süfrajetlerden biri olmuştur. Süfrajetlerin yıktığı diğer bir tabu ise açıkça kamu alanında sigara kullanmalarıdır. O dönemde kamu alanında sigara kullanmak, sadece erkeklere verilen bir imtiyazdı ve kadınlara bu isteklerinin haksız olduğu kabul ettirilmeye çalışılıyordu. 1910 yılında amacı kadın haklarının genişletilmesi olan yasa tasarısının düşmesinden sonra vitrinler taşa tutulmuş, yangın çıkarılmış, kamusal binalara - bunlar arasında İngiltere’nin en önemli manastırı olan Westminster Abbey de bulunmaktadır bombalı saldırılar düzenlemişlerdir. 1913’te Emily Davison protesto amacıyla kendini, düzenlenen bir at yarışında Birleşik Krallık Hükümdarı V. George’un atının önüne atmış ve birkaç gün sonra da ölmüştür. I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Büyük Britanya’da kadınların oy hakkı kampanyaları geçici olarak durmuştur. Alice Paul ve Lucy Burns Amerika Birleşik Devletleri’nde “Kral Wilson” unvanı verilen Amerika başkanı Woodrow Wilson’a karşı bir dizi protesto hareketi yürütmüştür. 1916 Haziran ayında Alice Paul tarafından kurulan Ulusal Kadınlar Partisi’nin (National Woman’s Party/NWP) birçok üyesi 1917 -1919 yılları arasında tutuklanmıştır. Savaş sonucu oluşan işçi eksikliği, hem ABD`de hem de Büyük Britanya’da kadınların kamusal hayattaki birçok alanda olan varlığını güçlendirmiştir. Bunun sonucu olarak da kadınların seçme ve seçilme hakkının kabulü gerçekleşmiştir. 1919 ve 1920 yıllarında ABD’de ve 2. Temmuz 1928’den itibaren Büyük Britanya’da kadınların seçme ve seçilme hakkının değiştirilmesiyle kadın hareketleri amacına ulaşmıştır.

Kadınlara oy hakkının tanınması ve birinci dünya savaşı feminist hareket açısından bir durağanlık döneminin başlamasına yol açar. Birinci dalga feminizm içinde belirgin olan aydınlanmacı, liberal feminist eğilim olsa da tüm 19. Yüzyıl feministleri ne “liberal” ne de “kültürel” olarak adlandırılabilir. İki kuramdan birine geçişin belli bir tarih ile belirlenememesiyle birlikte, ikincisi (kültürel feminizm) yüzyıl dönümünde daha etkili olmuştur. 19. Yüzyıl feminist kuramın ikinci önemli geleneği kültürel feminizmdir. Daha çok sosyalist ve anarşist eğilimli kadınların dillendirdiği düşüncelerle 1960’ların sonlarında ortaya çıkacak olan ikinci dalganın ve radikal feminist akımın nüvelerini oluşturur. Kültürel feminist kuram ortak kadın kimliği ve eşitlikçi yaklaşımda liberal feminizmden ayrılmamakla birlikte “kadınlar farklıdır” söylemiyle kadının ayırıcı nitelikleri üzerinde yoğunlaşır, siyasal değişimden çok kültürel değişimi önemser. Eleştirel düşünmeye, kendini geliştirmeye, akılla kavranamayana ve kolektif olana önem verir. Liberal feminist kuramın üzerine gitmekten kaçındığı aile, evlilik ve din gibi geleneksel kurumları sorunlaştırarak alternatifler arar. Kültürel feminist teorinin altında anaerkil bakış yatmaktadır. Margaret Fuller’in 19. Yüzyılda Kadın adlı eseri kültürel feminist geleneği başlatmıştır. Fuller, kadının farklılığı ile ilgili ilk kuramı ortaya atmış ve kadının özel niteliklerinin ifade edilmesine izin verildiğinde hem kendi hayatlarının hem de toplum hayatının nasıl değişeceğini ortaya koymuştur.Bu nedenle daha sonraki feministlerin yapacağı gibi kadınların özgürleşmesi ile dünyadaki iyileşme arasında bağlantı kurmuştur.

Stanton tarafından geliştirilen kültürel feminist tavrın en radikal görünümü onun din özelliklede Hıristiyanlık üzerine yaptığı eleştirilerdedir. Kadının incili ve anaerkillik adlı eserlerinde ataerkil Hıristiyanlığa ana saldırısı görülebilir. Birinci dalga feminizmin başta gelen kuramcılarından sayılan Charlotte Perkins Gilman kültürel feminizm geleneğini devam ettirmiştir. Kültürel feministlerin kadın ağlarına katılımları, onarlın anaerkil karakterli bakışını açıklamaya yardım eder. Bunlar kadınların farklı olduklarını ve ayrı bir kültürün ve etiğin mirasçıları olduğuna inanmışlardır. Bu miras Fuller, Gilman ve arkadaşları tarafından anaerkil, işbirlikçi,özgecil ve hayat verici olarak tanımlanır.Bu bakış yüzyıl dönümündeki reformcu barışçı feministler için temel motivasyon sağlamıştır.

Margaret Fuller'in 19.Yüzyılda Kadın adlı eserinin kültürel feminist geleneği başlattığı kabul edilir…Kadınlar kimliklerini keşfedebilmek ve var olabilmek için yaşamı birlikte deneyimlemeli, erkek egemen kültürle hesaplaşmalı ve kendi kültürünü yaratmalıdırlar; çünkü, erkek egemen toplum kadının kendini gerçekleştirmesine olanak tanımaz. Fuller, kadınlığın gelişiminin toplumu radikal olarak değiştireceği iddiasındadır. Kültürel feminist kuram, ataerkilinin kadını erkeğe ikili bir bağla tabi kıldığını öne sürer. Liberal feminizmin de üzerinde durduğu ekonomik bağın yanı sıra, ahlaki bağın da kadını tutsaklaştırdığını dile getirir.

Elisabeth C. Stanton(1815-1902) dini ataerkil bir kurum olarak değerlendirip radikal bir biçimde eleştirir, Hıristiyanlıkla hesaplaşır. Kadınların İncili adlı eseri İncil’i sorgular: “İnançlar, kodlar, kutsal kitaplar ve heykellerin hepsi, kadının erkekten sonra, erkekten ve erkek için, aşağılık ve erkek bağımlı olarak yaratıldığını söyleyen ataerkil düşünce üzerine temellenmiştir.”1 Stanton, ilahi varlığın iki cinsiyetli olduğunu iddia eder. “Bilim adamları başlangıçta hem kadın hem de erkek öğelerin tek bir vücutta birleştiklerini ve muhtemelen sonsuzlukta yeniden birleşeceklerini söylerler” bu nedenle Stanton, tanrısallığın içinde kadınlık anlayışını yeniden kurmanın gerekli olduğuna inanır. “İlahi Anne”ye dua etmeyi savunur. Stanton, anaerkillik kuramını, kadını kötülemek yerine ona saygı gösteren kültürel gelenekteki araştırmalarında ilerleyerek ortaya koymuştur. Bu antropolojik kurama göre, “yüzyıllar boyunca kadınların mutlak hâkim olduğu” bir dönem varolmuştur. Stanton bunu yönetime erkeğin geçtiği ataerkilliğin izlediğini, daha sonra “Amfiarki” (iki egemenlilik) olarak adlandırılacak ve “yönetimde her iki cinsin de eşit olarak söz sahibi olacağı iki cinsiyetli dönemin geleceğini” söylemektedir.

Matilda J. Gage Dinler tanrının yerine erkeği koyar ve kadını onun kullanımına sunarak ikincil bir varlık olarak tanımlar. Böylece kadın varlığından utanmayı öğrenerek bağımsız düşünme yetisini yitirir. Gage, önceki kuramcılardan daha ileriye giderek, kadınlara tarih boyunca uygulanmış bir dizi gaddarlığı listelemiş ve bunların sorumluluklarını birçok nedene bağlayıp, bunu kilisenin kapısına bırakmıştır. Feodal beyler, cadılara yapılan zulümler, erkeklerin eşlerine davranışları, çokeşlilik, çalışan kadınların koşulları bu listeye dâhildir. Gage, feodal bey ile ilgili tartışmasında (jus primae noctis, malikâne sahibinin ilk gece ayrıcalığı) fahişelik konusunda ayrıntılı bir analiz sunmuş ve “Hıristiyanlığın modern bir genelev yarattığına” karar vermiştir. Çünkü Hıristiyanlık, “erkekleri, kadını erkeklerin hazları için bir oyuncak olarak yaratıldığı inancıyla eğiten bir dini kuram”dır. Gage, cadılara yapılan işkenceleri de “ilk günah gibi yanlış bir teori üzerine temellenen, kadınların olağanüstü kötü olduğu”na ilişkin  Hıristiyanlık anlayışına yüklenmektedir. Kendisi, kilisenin, toplu güçlerinden korktuğu cadıları, alternatif kadın geleneğinin temeli olarak gören ilk kişidir.

Charlotte P. Gilman(1860-1936): Genellikle Birinci Dalga feminizmin başta gelen kuramcılarından sayılan Charlotte Perkins Gilman, kültürel feminizm geleneğini devam ettirmiştir. Feminist kurama en büyük katkısı, aileyi ataerkil yapının ekonomik birimi olarak formüle etmesidir. Erkek egemen bakışın toplumun bütün alanlarına sızdığını ve bu alanlarda erkek egemen ideolojiyi yeniden ürettiğini ortaya koyarak feminist kuramda yeni bir açılım sağlar. Sosyal darwinizm olarak bilinen görüşün yaygın olduğu bir dönem olmasından kaynaklı Gilman’ın fikirlerine de bu yansımıştır. Ancak sosyal darvinizmin rekebaeti, doğal seçilimi, savaşı meşrulaştıran yanı değil Kropotkin’in yorumladığı haliyle karşılıklı yardımlaşma yanını kadınlar lehine yorumlar. Diğer anaerkil kuramcılar gibi, Gilman da annelik enerjisinin ve annelik sevgisinin toplumu bir arada tutan bir güç olduğuna inanır. Bunlar, yeni, ilerlemeci ve kooperatif bir toplum inşa etmek için ihtiyaç duyulan güçlerdir. Gilman kadın hareketini  günümüz duygularıyla kızkardeşlik olarak adlandırılabilecek- toplumsal gelişmenin bu yeni aşamasının müjdecisi olarak görür. Kadınlar ülkesi kitabında bunu “Yaşamı sınırlandırılan kadınlar insanlığın ilerleyişini yavaşlatıyordu. Organizmanın büyümesine bireyin yada toplumsal varlığın fiziksel, entelektüel, manevi ve toplumsal alanların hepsinde kadının gücüne ihtiyaç duyduğunu görmek gerekiyor”. sözleri ile dile getirir.

Kadın ve Ekonomi (1898) kitabında “Biz, dişinin besin için erkeğe bağımlı olduğu, cinsel ilişkisini aynı zamanda ekonomik bir ilişki içinde yürüten tek hayvan türüyüz. Ekonomik ilişki içindeki tüm cinsel hayatımız diğer cinse bağımlıdır.” Gilman, kadınların yaşamak için fahişelik düzeyine indirildiklerini iddia eder: “Kadın ekonomik kazancını cinsel cazibesi aracılığıyla elde eder… Evlilik bir tarz fahişeliktir. Her iki durumda da kadın ekmeğini erkekten, onunla olan cinsel ilişkisi aracılığıyla alır.” Dahası, bu ekonomik bağımlılık kadınların gelişmesini yavaşlatır. “Kadının insanca gelişimi engellenir, bundan alıkonulur ve mahrum edilir.” Gilman, kadınların doğal olmayan aciz kadınlık durumunda tutulmalarının yollarını sıralamıştır: Vücutlarının fiziksel gelişmesi engellenmiştir, yaşam alanının küçücük bir parçasından başka bir şey düşünmemeye zorlanmışlardır, gelişmelerinin bütün yolları tıkanmıştır, elbiseleri aptalca ve sınırlayıcıdır, eve bağlanmışlardır, yaratıcı ve bilgi gerektiren işlerle ilgilenmeleri engellenmiştir… Bunlardan dolayı Gilman, kadının ekonomik bağımlılık durumunu düzeltmek için çeşitli değişiklikler önerir. Bunlardan en önemlisi, ataerkillikten yadigâr kalan ve aileyi ekonomik bir birim olarak gören düşünceyi kırmaktır. Gilman’ın Erkeğin ve Kadının Dini” çalışmasındaki ana tezi, erkek merkezli kültürün, neredeyse her alanda bu olumsuz eril değerleri yansıttığıdır. Feminist teoriye yaptığı en özgün katkılardan bazıları erkek merkezli bakış açısının dil, sanat, edebiyat, spor, eğitim yönetim ve din üzerindeki çarpık ideolojik etkisi hakkındaki tartışmaları içerir. Bu kitabındaki “Eril Edebiyat” başlıklı bölüm, onun ilk ve en geniş edebiyat eleştirisidir. Macera ve aşk öykülerinin baskın olduğu eril bir edebiyata sahip olduğumuzu ileri sürer. Kadınların deneyimleri tasvir edilmemiştir. “Erkek merkezli kültür içinde roman, kadın yaşamının gerçek resmini vermez.” demiştir. Gilman, “The Home” (Yuva)’da daha ileri götürdüğü özel alana ilişkin radikal eleştiriyi burada genişletir. Kamusal toplum demokratik şekilde örgütlenirken, erkeğin evde yarattığı ortam “despotizm” olarak kalır. Geliştirdiği çözüm ev hayatını radikal olarak değiştirmektedir.

19. yüzyıl kültürel feminist kuramı ana erkilliği ve kadın kültürünü önemser ve anaerkil değerler dizgesiyle yönlenen bir toplumda barış ve işbirliğinin hakim olacağını savunur; ataerkil dönemi savaşların ve şiddetin kaynağı olarak görür. Bu ütopik görüş 19. Yüzyılın ikinci yarısında anaerkil yönetimin –tarih öncesinde yönetimin annelerde olduğu dönem- teori içinde dile getirildi. Böylece kadının güçsüz ve korunmaya muhtaç olduğu miti gibi, şiddetin erkeğin doğası olduğu miti de kültürel feminizmin ortaya koyduğu eleştirel bakış açısıyla yıkılır; erkek egemenliğinin var olan toplumsal ilişkilere içkin temellerinin anlaşılmasına olanak sağlar ve değişmez erkek doğası yerine değişebilir ataerki anlayışının ortaya çıkmasını sağlar. Kültürel değişken olarak ataerki anlayışı kültürel feminist kuramın formüle ettiği ve feminist kurama açılım sağlayan ileri bir adımdır.

DERLEME 12.BÖLÜM

 

YORUM GÖNDER

ZİYARETÇİ YORUMLARI

BENZER KONULAR

KADIN ETRAFINDA GELİŞTİRİLECEK BİLİM, DOĞRU SOSYOLOJİYE ATILMIŞ İLK ADIM  OLACAKTIR

KADIN ETRAFINDA GELİŞTİRİLECEK BİLİM, DOĞRU SOSYOLOJİYE ATILMIŞ İLK ADIM  OLACAKTIR

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (1. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (2.BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (3. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (4. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (5.BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (6. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (7.BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (8.BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (9.BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (10. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (11. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (12. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (13. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (14. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (15. BÖLÜM)

DÜNYA KADIN TARİHİ ÜZERİNE DERSLER (16. BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (GİRİŞ)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (1.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (2.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (3.BÖLÜM)

KÖLELİĞE VE ÖZGÜRLÜĞE AÇILAN KAPILARIMIZ (1.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (4.BÖLÜM)

KÖLELİĞE VE ÖZGÜRLÜĞE AÇILAN KAPILARIMIZ (2.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (5.BÖLÜM)

JİNEOLOJİ ÜZERİNE (1.BÖLÜM)

JİNEOLOJİ ÜZERİNE (2.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (6.BÖLÜM)

TOPLUMSAL CİNSİYET (1.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (7.BÖLÜM)

JİNEOLOJİ ÜZERİNE (3. BÖLÜM)

JİNEOLOJİ ÜZERİNE (4.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (8.BÖLÜM)

TOPLUMSAL CİNSİYET 2.BÖLÜM

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (9.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (10.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (11.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (12.BÖLÜM)

JİNEOLOJİYE DOĞRU SOSYOLOJİYE ADIM ATMAK

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI 14.BÖLÜM

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI 15.BÖLÜM

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI 16.BÖLÜM

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (17. BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI 18.BÖLÜM

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (19.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (20.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI (21.BÖLÜM)

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI 22.BÖLÜM

TARİHTEN GÜNÜMÜZE KADININ ÖZ SAVUNMASI 23.BÖLÜM (SON)