DEVRİM, KENDİ İÇİNİ NETLEŞTİRME HAREKETİDİR (1. BÖLÜM)
DEVRİM, KENDİ İÇİNİ NETLEŞTİRME HAREKETİDİR (1. BÖLÜM)
0 Yorum
13-10-2021
 

Devrim aynı zamanda, insanın kendi içini netleştirme, kendi içindekinin sağlamlılığını geliştirme hareketidir. Düşmanın en üst komutasına bakıyorum; tarzımıza bakarak kendilerine çekidüzen veriyorlar. Adeta yeniden bir Türk esinlenmesi var. İslamiyet’ten esinlenirlerdi, onu taklit ederlerdi. Avrupa’ya, Amerika’ya özenirlerdi, onların ağzıyla kendilerine biçim verirlerdi. Böyle komutanlar şimdi de biraz bizden esinlenerek yeni arayışlar içine girmek istiyorlar. O düşman işidir, uyarlar, ama biz de yetenekli bir biçimde biraz kendimizi özgürce şekillendirebiliriz. Bütün bunları anlayabilecek misiniz?

Kürt ulusal kurtuluş çabalarını dini, felsefi yönlerinden tutalım bir bütün olarak ruhi, ahlaki, moral yönlerine kadar ve çözümlü bir partinin öncülüğü biçiminde yürütmek, onları iç içe bağlantılı götürmek, hatta birkaç kişinin ilişki düzeyine kadar indirgeyerek genelden tekile, tekilden tüme doğru yaklaşım yöntemleriyle ilgilenmek, gözettiğimiz hususlardan oluyor. Bu yöntemle eğitmeye, dönüştürmeye büyük çaba gösteriyoruz. Ulusal hareketin herhangi bir dönemine, herhangi bir çalışmasına katılan herkes için geçerli değerlendirmelerde bulunuyorum.

Çok değişik koşullarda katılım sağlamış durumundasınız. Sadece katılım anlamında değil, herkes mücadele içinde kendi yerini doğru belirlemeli. Ben neyim, kimim, neyle uğraşmalıyım? Gerçek gücüm nedir, gücümü nereden alıyorum, güce nasıl güç katabilirim, sorularını değerlendirmeye ve doğru cevaplar vermeye büyük ihtiyaç var. Eğer Kürt kesinlikle düzeltilmek isteniyorsa, asrın yüz karası, son derece utanç verici durumdan biraz kurtarılmak isteniyorsa, soruna yaklaşım temeli böyle ele alınmak ve geliştirilmek durumundadır.

İnsanlarımız kendine eski Kürt kafasıyla, yüzyılların belki de birikmiş, içinde ağırlıklı olarak her türlü istilacıya, işgalciye uşaklık temelinde, yine kendi insanlarını ve kendini inkar temelinde ne varsa onu yakıştırmıştır. Karşımıza sorun diye çıkartılan günlük yaşama, örgüt olayına çok anormal derecede, delice, anlamsızca kendini dayatma sıkça görülen bir durumdur. Parti tarihimizde görülen ilkel isyancılıkla, başını sağa sola vurma ve savaşta her şeyinden olma kesinlikle bu kişilik yapısı nedeniyledir. Bu arada bunu da mutlaka çözümlemek zorunda kalıyoruz. Eğer çözemezsek Kürt hareketi denilen bu olay sert bir kayaya çarpar ve sağlam bir şekilde hayatta kalamaz. Durumlarınıza bakıyorum; hemen her düzeyde büyük dönüştürücü çabalarımıza rağmen bilinen tarihi ve içinden çıkılmaz toplumsal kaos ısrarla şu veya bu düzeyde yaşatılmak isteniyor. Bunu anormal bulmuyorum, fakat böyledir diye de kişilerin kendilerini temel devrim kurallarına, geliştirilmek istenen nizama, otoriteye uyarlayamamaları bu kişilerin bitimidir. Bunu en az sancıyla götürmek istiyoruz. Kendimizi övmüyoruz, fakat aynı otorite düzeyini temsil eden başka birisi olsaydı, çoktan katırı ürkütüp bütün fincanları kırması işten bile olmayan yaklaşımlarla sağı solu karıştırırdı. Zaten bunu sürekli içimizde bir çingene celladı gibi yapanlar az değil. Aynı zamanda değme bir ajana taş çıkartan işbirlikçi tarzın sahipleri de az değil. Bunları hak ettikleri biçimde amansız cezalandırma yerine, biraz daha değişik ele almak istiyoruz. Bu konuda tecrübeliyiz. Gerektiğinde sorunları bir psikolog gibi ele almaktan tutalım en ince siyaseti esas almaya kadar, gerektiğinde bir terbiyeci, iyi bir savaşçı gibi yaklaşım yöntemleriyle bir adım daha çözüme doğru ilerletmek istiyoruz. Bütün bunları size de biraz yansıtmak istedik.

Anlaşılan o ki, eski, yeni, şu veya bu düzeydeki katılımlarda anlayış düzeyi halen hem çelişkili hem de düşmana hizmet eder tarzdadır. Neden böylesiniz? Hiç şüphesiz çoktan ölmüş kişilikler, ihanet vardır, umutsuzluk, sapkınlık, kariyerizm vardır; gözlerini hırs, tutku, bireycilik bürümüş ve bu çok etkilidir. Yüzyılların düşürülmüş kişiliği biraz kalkma imkanı görünce de, doğal olarak kendisini yitiriyor. Bazıları da o kadar çok ölü, o kadar çok edilgen ki, diğeri ne kadar tehlikeliyse, bu gözü karalar ondan daha beter bir durumda. En büyük sorunlarımızdan birisi budur. Bunu görmemek, ona karşı tarzı, tempoyu doğru ayarlamamak daha tehlikeli sonuçlara da yol açabilir.

İş, bir insanda bitebilecek bütün olumlu yaklaşımları sergilemekse; Kürt gerçeğini veya onun bireylerini belki de son olabilecek yenilgilerinden, düşmanın çokça almak istediği sonuçtan alıkoymak ve bütün bunların içinde dengeyi bulmak için halen büyük özen gösteriyorum. Yoksa, çok sınırlı bir yaşam umudunuz olsa dahi, o da siyasi ve örgütsel açıdan, şuradan, buradan, ama mutlaka bir yerlerden elden gider. Bunu bilmeniz gerekir. Fakat Kürt inatçıdır, bu konuda hayale kapılmamak gerekir. Zaten genel anlamda geri toplumsal zeminden çıkan kişilikler fazla anlayışa gelmezler ve bu durum bizde daha sancılıdır.

Kürt kişiliği toplumsal kavgayı bilmez;

Gerek parti içinde yaşanan durumları, gerekse de sizlerin yaşadığınız durumu fazla abartmak istemiyorum. Ne bunun o kadar anlamı var, ne de çok gereklidir. Durumları biraz daha ulusal düzeyde ele alma gereğini duyuyoruz. Kişiliksizleştirme, kişisel tahrik, kişisel kapışma Kürtlerin eski bir yöntemidir. Aslında bu oyuna düşmemeye oldukça bağışıklık kazandım. Kaldı ki kişiselliğe çağrışım yapan her şeyle ve bunu gerçekleştirenlerle de uğraşma yöntemlerimiz var. Bu konuda kesin ilerleme kaydetmiş durumdayız. Kürt kişiliği toplumsal kavgayı bilmez. Kavgası, kolay kolay toplumsallığın ideolojik ve örgütsel ifadesini bulamaz. Hep bilinen bireyciliğiyle yapacağı ilk şey, eline biraz olanak geçtiğinde onu kaldırıp önündekini vurmaktır, hem de hiç bakmadan, görmeden. Asabidir, sıkışmıştır, belki de gırtlağına kadar gelmiştir. Bunun örgütsel ifadesini ve düşmana yöneltim tarzını bulamamıştır. Burada yenilmiştir. En iğrenç bir duruma düşürülmüştür, fakat bu durumdan kurtulmayı bir türlü başaramamıştır. Bunun acısını da mutlaka örgütten ya da yanındakilerden çıkarmaya çalışır. Kısaca doğru gelişme yollarına sarılıp, bu iğrenç durumdan çıkmaya güç getiremez. “Ben bunaldım, sıkıştım” diyerek kendini dayatır. Bu çok yaygın bir anlayıştır.

Savaşımımızın onuncu yılını bir de bu anlamda dolduruyoruz. Kürt neyi ifade eder desek, durumu böyle olan bir Kürt kördüğümüne açılım şansını nasıl vereceksiniz? Tabii bu işle dünya da biraz ilgileniyor, üstelik çok yakıcı sorularla. Onlara da anlaşılır bir dille bir şeyler ifade etmek istiyoruz, ama yabancılardan daha fazla kendi mensuplarımıza bir şeyler sunmak istiyoruz. Böyle olmazsa, Kürt kördüğümü çözülemez. Zaten her gelen bir düğüm atmış. Dikkat edilirse, çok tehlikeli ve insanlık adına herkesin kabul ettiği çözümün en zor, en içinden çıkılamaz gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bu bir vaka, bunu ben icat etmiyorum. Fakat şimdi çözüm konusunda PKK iddiası, bizim iddiamız hayli büyük önem taşıyor. Eskiden ciddiye alınmayan bu iddiamız şimdi hem halk içinde, hem de uluslararası alanda en büyük devletler de dahil, bir yerlerde dikkate alınmaya çalışılıyor. Giderek muhatap da oluyor, fakat bu da sorun oldukça çözülmüş demek değildir. Hayır, her an daha da beter durumlara düşülebilir.

Mümkünse biraz daha düşmanı görerek kendinize çekidüzen verin;

Dışımızdaki güçleri asla önemli bir engel olarak görmek bile istemem veya onlara öyle bir önem atfetmiyorum. Fakat bizim içimizde bitmiş Kürt’ü, çözümsüz Kürt’ü, tehlikeli Kürt’ü devrim sürecinde betimlemek gerekiyor. Kışkırtılmış, bütünüyle kendi kendini boğan marazi, veremli, kanserli bir yapıya sahip. Bilinen bütün hastalıkların mikroplarını taşır. Yani asırlık bir hasta, hatta daha fazla. Tabii teşhisler çok yapıldı. Bu hastalıklara karşı tedavi geliştirmek istiyoruz. Bununla şunu söylemek istiyorum; içinde bulunduğumuz durumları anlamıyor ve sizi tanımıyor değilim. Gerektiğinde en ala bir asker, gerektiğinde ince siyasetçi, gerektiğinde psikolog, gerektiğinde örgüt düzenleyicisi, gerektiğinde ruhen en hassas, gerektiğinde de çok acımasız olabilecek bütün özelliklerle size yönelme esnekliğini az çok biliyoruz. Ama çağrımız hep şudur: Mümkünse bir adım daha ileri atın, mümkünse kendinizi biraz daha yaşama çekin, mümkünse biraz daha düşmanı görerek kendinize çekidüzen verin. Mümkünse kendi toplumunuza biraz daha saygı gösterin, varsa devrim gibi bir iddianız onu biraz daha anlamaya çalışın. Bu konuda hiç olmazsa kendinizi biraz toparlama imkanınız olsun ve mutlaka kendinizi ölçüp biçin. Benim her gün bütün partililere hatta Ulusal Hareketin saflarındaki güçlere çağrım budur.

Gelişme de var, ben öyle çok karamsar değilim, ama sorunların da ne kadar kapsamlı olduğunu biliyorum. Astırıp-kestirme durumumuz yok, fakat herkesin yaptığını da yanına kar olarak bırakacak değiliz. Devrim kanlı bir süreçtir, onun karşısında lafazan kesilmek doğru bir yöntem değildir. Bu, ancak aptallığını dile getiren bir özellik olabilir. Her gün etrafımızdaki kişiliklerden yürüttükleri çalışmalara ilişkin rahatlatıcı haberler almak yerine, en iyi militanların bile sadece ucuz ölüm haberlerini alıyorum. En umut bağlananlardan bu karşılığı buluyoruz. Böyle ucuz kaybetmek bu eğilimlerin bir sonucudur. Buna rağmen, bugüne kadar getirdiğimiz gibi, bundan sonra da iddialı olacağız.

Bunlardan çıkarılacak sonuç; karşınızda kolay kolay boyun eğecek ve sizi istediğiniz durumda tutacak, bu ülkede, bu halk içinde, hatta insanlık içinde size bunun fırsatını verecek bir önderlik yoktur. Önderlik varsa, bir ulus için ona göz kulak olacaktır, onu gözetecektir. Onun özgürlük iradesine mutlak bağlı olmayı bilecektir. Ona, bilerek, bilmeyerek, şu veya bu yönde saldıran, onu şu veya bu konumda köstekleyen her şeyle mücadele etmeyi bilen ve eğer başardıysa hesabını yerinde kesen bir olaydır, bir güçtür. Bunu anlamanız gerekir. Bunu anlamadan Kürdistan ulusal iradesi anlaşılamamıştır demektir; bu halkın onay verdiği gerçeklik dikkate alınmamıştır demektir ve dikkate almayanların kendileri kaybeder. Yine bir parti kendini bu kadar kanıtlayabilmişse, onun iradesini anlayamamak, buna rağmen kendini dayatmak, kesinlikle kara cahillikle ilgili bir olaydır. Onun ölçülerini dikkate almadan yaklaşmak, onu gittikçe zorlamak, ancak bu kişinin aptallığından başka hiçbir şeyi göstermez.

Bütün bunları niçin söylüyorum? Devrim aynı zamanda, insanın kendi içini netleştirme, kendi içindekinin sağlamlılığını geliştirme hareketidir. Düşmanın en üst komutasına bakıyorum; tarzımıza bakarak kendilerine çekidüzen veriyorlar. Adeta yeniden bir Türk esinlenmesi var. İslamiyet’ten esinlenirlerdi, onu taklit ederlerdi. Avrupa’ya, Amerika’ya özenirlerdi, onların ağzıyla kendilerine biçim verirlerdi. Böyle komutanlar şimdi de biraz bizden esinlenerek yeni arayışlar içine girmek istiyorlar. O düşman işidir, uyarlar, ama biz de yetenekli bir biçimde biraz kendimizi özgürce şekillendirebiliriz. Bütün bunları anlayabilecek misiniz?

Eğitimlerimizin en temel görevlerinden birisi de anlayabilme sorununa çözüm bulmaktır. Başta Önderlik bilimi olmak üzere, Önderlik kurumunu, disiplinini anlama yeridir. Önderlik; bir disiplindir, bir kurumdur, ulusal irade, ulusal düşünce, ulusal duygu, ulusal örgütlülük, ulusal şiddet, ulusal uyumdur. Ulusallıkla ilgili ne varsa Önderlik odur. Acaba biraz anlayabilecek misiniz? Gerek yok diyemezsiniz. Ulusal sorunun en baş problemi, ulusal irade sorunudur. Ulusal irade sorununu kavramadan hiç biriniz politika ve örgütçülük yapamazsınız. Artık bu cehaleti ortadan kaldırmamız gerekiyor. Madem bu şeylere heveslenmişsiniz veya bir alaboranın içine kazara atılmışsınız, bundan sağlam çıkmak için mutlaka doğru anlamak gerekiyor. Hiç olmazsa şimdi anlamak mümkündür diye düşünüyorum. Birçok konuda şoke oldunuz. Düşünme gücünüz belki elinizden alındı, ama bence bu ortam özgür düşünmeye imkan veriyor. Kendinizi biraz toparlayarak ulusal düşünceyi, ulusal iradeyi yakalayın. Yakalayamazsanız var olan ulusal irade, ulusal otorite, Önderlik bir şekilde sizden bunun hesabını sorar. Kürt olayındaki bir gelişme de budur. Bu süreçte, bu daha da fazla gelişmiştir. Akıllı olan bunu görür ve olumlu temelde buna katılmayı becerir.

İktidar, oldukça baştan çıkarıcı bir gelişmedir;

Bir gün sizi bıraksam, en yakınımızdakiler de dahil olmak üzere, inanılmaz ölçülerde, belki de geleneksel toplumun birçok özelliğinden daha geri oluşumlara yol açacaktır. Biraz da yorulup sıkılmışlar, patlayıp eski Kürt'ün ne kadar kokuşmuş yanı varsa, onu her tarafa yayacaklar. Son yıllarda bunu önlemeye çalıştık. Sınırlı da olsa, bu konuda biraz gelişme sağlandı. İç kolektif çalışmaya gelememe, yeterlilik, duyarlılık, sınırlarını yakalayamama, üzerine düşenin hangi yönlü olduğunu görememe, partiye dayanarak aslında çok ölçüsüz yaşama veya hamal gibi partinin bütün yükü altına girme durumlarınız var. Yani ulusal hareketlerde, birisi çok hırsızca bir şeyler koparmak peşindeyken, birisi de her şeyini verir, fakat diğerinden hesap sormasını bilmez. Kendine, “ne yapıyorum, kimin için yapıyorum”, sorusunu bile sormaz. Sorduğu zaman da çok sakıncalı sorar. Bütün bunlar Kürt sorunun ayrılmaz parçalarıdır. Sanırım bunları da bu kadar açık söylememe rağmen, fazla anlamaya yanaşmıyorsunuz veya az anlıyorsunuz.

Yükselen bir iktidar var ve bu çok önemlidir. İktidar, oldukça baştan çıkarıcı bir gelişmedir. İnsanı asar, keser duruma da getirebilir, bir çırpıda kahraman düzeyine de çıkarabilir. Şunu düşünün; bir aile veya bir birey çıkarı için ömür boyu çalışır. Para buldu mu, zenginlik ve güç buldu mu, “Ben zengin oldum, ağa oldum, şöyle güçlü oldum” der ve kendini yitirmeye başlar. Etrafını dağıtır, evde çocuklarını, kadını köle gibi kullanır, köylüsünü bastırır, yani kısaca bey olur ve gittikçe daha da acımasız olur. Kürt tarihindeki bu tip örnekler bilinmektedir; astığı astık ne kadar bey ya da beylik vardır, kavga, dövüşleri halen dillere destandır. Şimdi bu gerçeklerin farkındayız. Bazılarınız o kadar iktidar cazibesine kapılmış ve onun etkisine girmiş ki, adeta kendini yitirmiş.

Osmanlı geleneği fazla çağdaş değil, çok ilkel. Aşiret durumundan çıkıp Bizans’ın mirasına konuyor. Roma-Bizans mirası, çok büyük, cezbedici ve baştan çıkartıcı bir miras. Osmanoğulları da güçlü bir aşiret kültürüne sahip. Bu iki güç karşılaştığında, en ufak bir karşı kıpırtı bile “Asalım” şeklinde bir karşılık bulur. Çelebi Mehmet, kardeşi Musa Çelebi’yi nasıl idam etti? Daha da ötesi var; Fatih Sultan iktidara gelir gelmez ilk yaptığı iş, bunu hemen bir kanunname haline getirmektir. Fatih Sultan, “Devletin selameti ve bekası için, bütün kardeşlerin katli vaciptir” biçiminde bir fetva hazırlar. Neden buna yöneldi, özellikle neden bir kanunname haline getirdi? Fatih, Bizans’ı en son zapt eden ve başkentini alan kişidir. İstanbul son derece büyük bir uygarlık merkezidir, çok cezbedicidir ve Fatih’in gözlerini kamaştırır. Ama diğer yandan da baş veziri Çandarlı Halil vardır. Çok tecrübeli bir vezir ve Osmanlıların güç kazanmasında oldukça etkilidir. Fakat kendisi de biraz iktidar kazanmış, oldukça söz sahibi biridir. Fatih İstanbul’u alır almaz, iktidarını biraz pekiştirir pekiştirmez, derhal onun kellesini vurdurtur. Bu bir iktidar olayıdır. Osmanlı ailesinden değil, ama ikinci büyük aileyi temsil ediyor. Dolayısıyla Fatih, onun soyunu sopunu ortadan kaldırır. Bir iktidar alternatifi kalmasın diye o aileden hiç kimseyi sağ bırakmaz. Bu sefer kendi ailesine yönelir. Ufak bebeler olan kardeşlerini kendisi için tehlike olarak görür. Onların da hepsini ortadan kaldırır. İktidar için altı aylık bebekleri bile vurdurabiliyor, böylece alternatif belirtilerini bile ortadan kaldırıyor. Daha sonra da bunu bir kanunname haline getiriyor.

Mustafa Kemal’de de bu devam eder, en son Güreş Paşa’ya kadar da gelir. Biraz saygılı olup bunları anlayacaksınız, eğer anlayamazsanız içimizde bir dakika bile kalamazsınız. Size iktidarın can alıcı noktalarını öğretiyorum, çünkü sizi anı anına koruyan benim. Eğer sen güçlü çıkarsan sen onu boğarsın, o güçlü çıkarsa o seni boğar. Fakat zayıf olduğunuz için, düşman hepinizi boğar. Bu tip çok çağ dışı, geri ve kuralsız durumlara düşmemeniz için bunları belirtiyorum. Deliyseniz kaçıp gidin, ama akıllıysanız iktidar sürecini biraz kavrayacaksınız. Söylediğiniz her şey, attığınız her adım bilinçli gelişmek, yeterli ve cevap verici olmak zorundadır.

Türklerin merkeziyetçi iktidarı halen dünyadaki en merkeziyetçi iktidardır;

Türklerde bu tamamen bir gelenek haline gelmiş ve halen de işliyor. Peki biz niye böyle yapıyoruz? Veya benim başıma gelen nedir? Onu biraz iyi anlamanız gerekir. Kürdistan’da yükselen otoriteye bayılıyorsunuz, onun karşısında gözleriniz kamaşıyor. Hepinizi de, kendimi de iyi tanıyorum. Kendimi bu kadar boş yere ortaya koymuyorum. Ne kadar Allah’ın fukarası bir kişiydim, ama kendimi nasıl geliştirdim? Etkili ve yetkiliyim, fakat bunun emekle, üslupla bağlantısını çok iyi kurdum. Örgütlülükle bir kişiyi ilişkiye çekmek için ne kadar dil döktüm? Bir teori sahibi olmak için, yıllarca nasıl kütüphaneleri aşındırdım? Bunları size anlattım, çünkü yükselen iradenin, otoritenin neye dayanarak böyle olduğunu anlamanızı istedim. Bunu bilemezseniz PKK’yi anlayamazsınız, ulusal otoriteyi anlayamazsınız.

“Babadan kalma yöntemlerimiz” diyorsunuz. Babadan kalma neyiniz var? Osmanlı da, TC de hepinize yapabileceği bütün kötülükleri yapmış. Bir hayvana verdiği değer kadar bile değer vermemiş. Türklerin merkeziyetçilik fikrinin çok güçlü olduğunu da biliyorsunuz. Halen dünyadaki en merkeziyetçi iktidardır. Bu, bir kişi dışında veya merkezi irade dışında, hiç kimseye şans vermemek demektir. Kürt söz konusu olduğunda bir mezar bile vermemektir, nefes bile alamayacak uygulama altında tutması demektir. Tüm bunlar temel gerçekliklerdir. Bunları anlamadan güç gösterisinde bulunamaz, ucuz laf sarf edemezsiniz. Ben iktidarın ruhunu, kanunlarını size anlatıyorum. Fransız Devrimi’ndeki, kanunların ruhunu biliyor musunuz? “Hükümdar”, “Siyasetname” gibi onlarca kitabın neden yazıldığını bilmelisiniz. Bu kitapları yazanlar akıllı insanlar ya da iktidar sürecini kan pahasına yaşayanlardır. Bunları okumanız gerekiyor. Madem iktidarla uğraşıyorsunuz, ilk yapacağınız bu klasikleri biraz gözden geçirmek olmalıdır. Eğer anlama kabiliyetiniz sınırlıysa veya bizden anlamak istemiyorsanız, başka şeylerden anlayın.

Kürtlere iktidar olma, güç olma, siyaset yapma, belirli adımlar attırma durumunu biraz sağladık. Siyaset yapmada belli adımlar attırma yaşandı ve bunu belli bir aşamaya kadar getirdik. Hepinizde iktidar çatışmasını görüyorum, siz de bunu söylüyorsunuz. Yeni yönetimlerle eski yaklaşımlar arasında küçük iktidar çatışmaları her yerde var ve bu doğaldır da. Ama doğal olmayan yönleri de var. Çılgınca iktidar heveslerine kapılıyorsunuz. Keşke Çandarlı Halil gibi veya Osmanlı şehzadeleri gibi çarpışarak iktidar olabilseydiniz gam yemezdim. Teslim olarak iktidar olmaya çalışıyorsunuz. Fırsat bulsanız gözü kara bir biçimde düşmana gidebilirsiniz, ama biraz da çekiniyorsunuz. Çünkü giderseniz “acaba öldürürler mi” diye kaygılanıyorsunuz. Bunu düşünecek kadar birer zavallısınız. Parti içinde yaşayamıyorsunuz, kaldı ki dışarıya gitseniz hiç yaşayamazsınız. Ortalıkta yığılıp kalırsınız. Bunun ne anlama geldiğini iyi bilince çıkarmak gerekiyor. Lafla, “Ben öyle değildim, aslında ruhi dengem bozulmuştu, aslında önümde diktatörlük vardı” demek ucuz kelimelerdir. Dikta bile olsak, acımasız bile olsak, önce tanıyacaksın. Kaldı ki böyle bir dikta da yok. Kaldı ki, kimse ricayla, minnetle “gelin, ulusal harekete katılın” demedi. Kendilerine bilmem kaç yıllık savaşçıyız diyorlar. Madem ki bu kadar yıl düşmana karşı savaşmışsın o zaman bu savaşımı bir günde nasıl durdurabilirsin? Bu, acaba geriye nasıl döneriz, işbirlikçilerle nasıl şöyle şöyle siyaset yaparız anlamına gelmektedir. Osmanlı’da altı aylık bebeğin bir suçu da yoktu, Çandarlı Halil veya başka bir şehzadenin direkt devlete yönelmesi de yoktu. Sadece payını biraz büyük istedi. Benim için pay da önemli değil, eğer yemesini, kullanmasını bilirseniz alın size bu kadar yetki, hatta alın bu kadar para, imkan, ne isterseniz. Ama bir Osmanlı şehzadesinden, paşasından daha tehlikeli kullanırsanız, bir halkın umutlarını bir çırpıda sağa yatırırsanız, ben de sizden hesap sormak zorundayım. Siz beni çok mu geri buluyorsunuz? Bu halk bana bu kadar umut bağlayacak, benim de sizden hesap sormayacağımı mı sanıyorsunuz?

PKK Önderliğinin klasik önderliklerle, otorite anlayışıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur;

Kürt feodalitesi, Kürt ailesi çok namussuzdur, çok fanatiktir. Kürt isyanlarına bakın; hemen hepsinde başlangıçta akrabalık esas alınır, ama ikinci gün en tehlikeli şekilde, en can alıcı yerinden ihanet etme gerçekleşir. Aslında bu bir Kürt kanunu, Kürt gerçekliğidir! “Ağacın kurdu ağaçtan olur” atasözü tam da bunu anlatıyor. Öyle bir kemirme noktası var ki, halen çok etkili. Hastalıklı bünye devam ettikçe, bu böyle olacaktır. Kurt kemiriyor, hem de için için, ama bunları da ilaçla yok ederler. Bağımsızlık ağacını kurutmak istersen, o zaman onun için çalıştığını söyleyemezsin, çünkü sen ağacın içini oyuyorsun. Örgüt birliğinin içini oymak, ağacın kurdu olmak demektir; örgütü geliştirmemek demektir. Örgütün genel normlarına gübre ol, su ol, hava ol, ama kurdu olup kemirme! Her gün bir damarı kesebiliriz, ilaç varsa ilaçla, ilaç yoksa kurdu çekip atabiliriz. Bağımsızlık ağacı, soy ağacı eğer doğruysa, onun kurdu değil, bir yönüyle ona hizmet eden, onu geliştiren bir özelliğini esas almak gerekir. Bunlar önemlidir.

Sizi çok iyi tanıyorum. Osmanlı oğullarının suçlarının bu kadar büyük olduğunu sanmıyorum. Hatta Türk olayına bakıyorum; M. Kemal’in hikayesini de size boşuna anlatmadım, çevresindekilerin hepsi cephe savaşı kazanmış adamlardır. Örneğin, Kazım Karabekir olmazsa, Mustafa Kemal adım atamaz. Ali Fuat Cebesoy olmazsa, otoritesi sıfırdır. Rauf Orbay olmazsa, onu kimse ciddiye almaz. Ama hepsine idam verildi, sanıyorum bazılarını zorla, o da denge hesapları nedeniyle bıraktı. Bunlar başarıda katkısı olan kişilerdi, ama sonları bu oldu. Şimdi kendinize bakın; herhangi ciddi bir katkınız olmadığı halde talepleriniz beni bile aşıyor. Kürt olayı! Talepleriniz deveyi havuduyla  yutmaktır veya hiç oralı olmamaktır.

PKK Önderliğinin klasik önderliklerle, otorite anlayışıyla ve eski yöntemlerle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Yöneten olsun, yönetilen olsun kendinizi bu gerçeğe katmazsanız, eskiyi tekrarlamış olursunuz. Çok küçük örneklerden sonuç çıkartabiliriz. Yapmanız gereken; son derece büyük bir hassasiyetle kendini eğitime vermek, varsa gücün veya bazı yeteneklerin, bazı başarılarla mutlaka bunu kanıtlamaktır. Bunu kanıtlamadıktan sonra, içine girdiğiniz tutum; kendi yenilmiş durumunu partiye dayatmak, eğer bu kabul görmezse olay çıkarmaktır. Bu da kesin bozgunculuktur. Oldukça yenilmiş, sonuç alamayan birçok şeyinizin hesabını vermek yerine, bizim iyi niyetimizi, yoldaşça yaklaşımlarımızı fırsat bilip PKK yoldaşlık tarzının son derece uzağında, altında feodalizm yatan bir yaklaşım sergiliyorsunuz. Gözü kara Kürt beyliği, gözü kara küçük burjuva yaklaşımının canlanması söz konusudur. Bunlarla atağa geçmeniz sizi ilk günde bitirir. PKK’de sınıf mücadelesi yok mudur? Elbette ki var. Tanıyanlar bizi tanır ve büyük mücadele verdiğimizi bilir. Barzanilere karşı yirmi beş yıl, Talabani’ye karşı bir o kadar süredir mücadele veriyoruz. Bunların birisi küçük burjuvazinin, birisi feodalizmin temsilcisidir. Siz küçük beyninizle tüm bunları göremeyeceksiniz ve onların bile karikatürü olamayacak birtakım yaklaşımlar içine gireceksiniz; bu mümkün değildir. Tabii tam böylesiniz demiyorum, ama buna zemin ve fırsat bulsanız böyle yaklaşımlara girebilirsiniz. Neredeyse bu tip önderlikleri bizim önümüze örnek diye koyup, bizi de diktatör ilan edecek olanlar var. Hepinizin durumu da ortadadır. Bu duruma nasıl adapte oldunuz? Beni ne kadar esas aldınız? Bizim temsil ettiğimiz bir otorite, bir hareket var. Buna ne kadar güç getirdiğiniz ortada.

Benim TC’nin amansızlığı karşısında nefes alış verişimi sürdürmem bile başarıdır;

Ben halen büyük bir sabırla öğrenmeye, ne yaptığımı, içinde bulunduğum durumu kavramaya çalışıyorum. Yanı başınızda Saddam ölçüleri var, Türkiye’de M. Kemal ölçüleri, Osmanlı ölçüleri var, hatta Sovyetlerde Stalin ölçüleri var. Ama bu demek değildir ki en yaramaz çocuklar gibi her bildiğinizi yapacaksınız, bütün yaramaz, yetmez yanlarınızı fırsat buldunuz mu dayatacaksınız. Bu olmaz, fakat yeni Kürt de adam olmasını bilecek. Hepiniz yeterliliği az çok yakalayacaksınız, yoksa çatışırız, ki savaşa hiç gerek yok. Sizi denerim, sınarım, kaldı ki, yirmi yıldır sizi kontrol ediyorum, bundan sonra da ederim. Bunu anlayacaksınız. Eğer deli olmasaydınız, kesin birbirinize daha anlamlı yaklaşım gösterebilirdiniz. Eleştirmeyin demiyorum, daha fazla acımasız eleştirin, ama eleştiri tarzında, hiçbir emek vermeden “Bizim çabalarımız var” denilemez. Ben de eğitiyorum, bu insanlara hemen her gün bin bir türlü iş veriyorum. Hatta dikkat edin, benim TC’nin amansızlığı karşısında nefes alış verişimi sürdürmem bile başarıdır. Halk bana “Sen sağ kal yeterdir” diyor. Sağ kalmadan da öte ben, günlük olarak siyasi, askeri anlamda son derece yeterlilik sınırlarını zorlayan bir çalışma temposu içindeyim. Düşmanın kendisi bile bunu görüyor ve söylüyor.

Eğer kendinizi sıradan bir kişi olarak bile eğitemezseniz, birer miras yedici konumuna düşersiniz. Evde büyük ağabey çalışır, mirası biriktirir, günü gelince küçük kardeş alır, hatta çoğunuzun aklından bunun geçtiğini biliyorum. Geçmişte bir çoğu benim burada tıkandığımı, felçli olduğumu düşünüyordu. Bu, “Mirasa konalım, sen orada kal, biz bu işi götürürüz” demektir. Bunlar yanlış hesaplardır. Böyle güç kazanamazsınız. Ben olmayabilirdim de, hatta felçli de olabilirim. Akıllı olan bir seviye edinir ve Hareketin, otoritenin bütün yönlerini alarak ona göre pay alır. Ama ortada kaynağımız olan, anamız olan, hazinemiz olan bir otorite varsa, onun esenliğini koruyalım. Çünkü o giderse, kaynak kesilir. Bu arkadaşların hepsi, “Sen olmasan biz yaşamayız” diyorlar. Beni en çok tüketen tipler bile “Sen orada yaşa, bize ölüm yoktur” diyorlar. Bu da genel bir tavırdır. Çünkü benim olduğum yerde ağırlık vardır, itibar vardır, imkan vardır. “Sen ne kazandırıyorsun” diyorum, o ise hiç oralı bile olmuyor. “Ben tüketiciyim, ben kurutuyorum, ama sen alttan bana para yolla, kadro yolla, cesaret yolla, savaşçı yolla. Sen bize lazımsın” demenin altında yatan gerçeklik budur. Kendilerinin yaptığı ise; kötü hesap yapma, çıkar için ayarlama yapmadır; fakat “Ben hazineyi büyüteyim, kaynağa yol açayım” hesabı yok, işler o noktaya geldi mi ölü gibidir. Fırsat kollar, PKK’nin nerede itibarı var, nerede olanağı varsa onu kullanmak ister. Kendisi hiç çalışmaz veya çalışsa bile kendine ayarlama biçiminde bir çalışma olur. Tüm bunlar örgüt çalışması değil, bireyin kendi kendisini büyütme ve etkin kılma çalışmasıdır.

Bizim geliştirmek istediğimiz hareket, aileciliği, memurluğu aşan bir harekettir;

İçimizde inanılmaz ölçüde bir hastalık var. Geri önderlik hastalığı veya Osmanlı aile hastalığı, buna aşiret hastalığı da diyebiliriz. “Biz böyle oynamak istiyoruz, böyle oynamak hoşumuza gidiyor” diyorsunuz. Tabii bu hoşunuza gider! Çünkü biraz miras biriktirildi mi, onun üzerinde hesap yapmak bir Kürt geleneğidir. Bir tanesi çalışır çabalar, on tanesi de onu miras edinir. O olmasa bile, madem biriktirilmiş “Gelin paylaşalım” derler. Diğer bir yönüyle bu, ailecilik mantığıdır. Hepsi çalışabilir, hepsi iyi niyetli olabilir, değer de biriktirebilirler, ama biz iktidarı aile veya kardeşlik tarzıyla paylaşamayız. “Eski arkadaşız” demek de ahbap çavuşluğa girer, öyle de paylaşamayız. Veya birkaç eylem yaptınız diye, “Ben etkili oldum, kudretli oldum” da diyemezsiniz ve öyle de paylaşamayız. Çünkü binlerce şehidin, bir halkın emeği var, içimizde yoğun bir miras birikimi var. Sen bunların hesabını didik didik etmezsen, nasıl PKK’nin adaletçisi olabilirsin? Nasıl PKK’nin güç dağıtıcısı, yetki dağıtıcısı olabilirsin? Bunu hiç biriniz anlamıyorsunuz? Ailedeki yetişme tarzı veya memur tarzıyla yaklaşamazsınız. Memura bir yetki verilir, onunla sopa sallar. Sizde de otorite anlamında bundan fazla bir şey yok. Diğeri de aile içinde “Kardeş çalışmış, paylaşalım” anlayışıdır. Çünkü diğer değerler belli bir aşamaya geldikten sonra miras olarak paylaşılmak durumundadır ki, siz bunun ötesine geçemiyorsunuz.

Yiğitlik, başarılı pratik düşmana karşı sergilenmek durumundadır;

Ben de iddia ediyorum ki, bizim geliştirmek istediğimiz hareket, aileciliği, memurluğu aşan bir harekettir, bir ulusal harekettir; ailecilik, aşiretçilik değerlerini paramparça eden bir ulusal hareket. Memurluk ve jandarma yöntemlerini paramparça eden bir harekettir. “Sen böyleysen, ben de böyleyim, ben de ulusal orduyum, haydi gelin birbirimize savaşı dayatalım” demek ne demektir? O zaman gelin dayatalım, el mi yaman, bey mi yaman; aşiret oğlu mu yaman, ulusun oğlu mu yaman? “Ben partiyi tanımıyorum” diyor; sen partiyi tanımıyorsan, parti kendini sana tanıtır. Karşı savaşı çok şiddetlendirirsen ben de, “Alın bunu atın bir köşeye” derim. Bunun dışında başka bir şey bekleyemezsiniz. Devrimci hareketin kanunları vardır, onları çiğnedin mi, çok zorlarsan, savaşı daha da içinden çıkılamaz hale getirirsen kaçınılmaz bir sonun olur. Bütün eğitici çabalara rağmen bir şey veremezsen kaybedersin. “Ben hem rahat yaptım, hem kelleyi koltuğa almışım” dersen o zaman sana yazık olur. Kendi canınızı bunun için ortaya koymamanız gerekiyor. Yüce dediğiniz bazı değerler var, her gün bunlar üzerinden söz veriyorsunuz. O değerlere karşı böyle yaklaşılamaz ve bu da bir cesaret gösterisi değildir. Yiğitlik, düşmana karşı gösterilmek durumunda, başarılı pratik düşmana karşı sergilenmek durumundadır. İşiniz gücünüz aile içi ilişkileri çekiştirmektir. Bu iyi bir politikacılık değil. Barzani ve Talabani’yi yorumlasam, bütün yaptıkları ulusal hareketin içinde hiç çalışmadan pay arttırmaktır. Zaten Barzani hükümdar sıfatını bırakmak istemiyor. Talabani, “Veliaht benim, kesin sıra bana geldi” diyor. Onların altında daha alt düzeyde ağalık ve beylikler var. Gel de halkı bunların elinden kurtarmaya, bunları önlemeye çalış!

Yeni yetme birçok küçük burjuva oluşum var, bunlar da bir siyaset diye ortaya çıkıyor. Düşman karşısında bitmişler, vurdukları tek bir darbe yok, tek bir kuruş parası yok, ama benimle karşı karşıya geldiler mi, bizi bile bastırmaya çalışıyorlar. Ben çok mütevazı bir insanım. Geçen yıllarda on üç Kürt örgütü yanımıza geldi. Onlara doğru kararlar çıkartalım, doğru iş bölümü yapalım dedik. Kendi görevinizi de kendiniz tayin edin, ama ulusal harekete çalışalım, bunun protokolünü siz yazın, iş bölümünü de yapın dedik. Sonunda nereye getirdiler? TC’nin yol açtığı bir eğilim var; bu, devrimci hareketin geçmişini suçlama eğilimidir. Aslında düşmandan değer koparmayı bilen yöntemleri kötüleme, bunun yanında devrimci hareketin yol açtığı siyasi kazanımları bir hırsızdan da beter bir tarzda, hiç çalışmadığı halde, belki de bir koyup bin, on bin, hatta yüz bin alma yöntemiyle kendine mal etme yaklaşımını gösterdiler. Beni de “Çulsuz, fakir fukara, amele”, hatta “hamal” gibi kullanmaya kalkıştılar. Kaldı ki ben kendim, halen bir kuru ekmeğe her zaman razı olurum, isterlerse hamal olmaya da varım, ama ortada fakir fukara bir halk, bu kadar kan-ter dökenler var, peki onlara ne olacak? Onların adı bile söz konusu edilmiyor. Zaten burjuvazinin, feodalizmin egemenlik sistemi böyledir. Senin yaptığın ise bunun daha silik bir biçimidir, fakat bunu anlamıyorlar. Ama ben biraz iktidar sanatında yol aldığım için iyi biliyorum. Demokrasi, örgütlerin eşit temsili tabii güzel laflar. Peki emekle, savaşla bağlantısı nerede kalıyor? “Oralar kötü, savaş ve terör gibi şeyler zaten sancılı, siz de, devlet de zarar görüyorsunuz” deniliyor. O kadar ucuz kahramanlık, bu kadar keskin akıllılık olur mu? Bırakalım onları, içimizde dahi iktidar savaşçıları var. Geliyorsunuz, ilk günden çoğunuz çok fedakâr, ölümüne hayatınızı ortaya koyuyorsunuz. Bana göre bu büyük bir fedakârlıktır. Fakat ikinci gün bakıyorsun, “Acaba emeğimin karşılığı ne olmalı”diyerek ya bire sıfır ya da bire bin istiyor. Burada dengesiz bir karşılık isteme var. Ne adalet yeterli, ne değer göreni dayatabiliyor, ne de alabiliyor. Aslında her şeyini veriyor, ama hiçbir şey alamıyor. Veya çok az şeyini ortaya koymuş, ama çok şey istiyor. Oldukça dengesizlik söz konusu. Örgütün ölçüleri; emeğe göre değer vermedir. Sosyalizm de herkese emeğine göre bir şeyler verme bilimidir. Bu da örgüte ve siyasete çaba kadar yetki, yetki kadar görev biçiminde yansır. Zaten bir proleter örgütten, “Bu kadar mal istiyorum, bu kadar despotizm istiyorum” diye bir beklentiniz olamaz. Benim sosyalist örgütlenmeden anladığım, kendini karşılıksız adamadır. Burjuva ve feodal, yarı feodal örgütlerde bastırma, o oranda da gasp etme olayı yaşanır. Proleter örgütlerde veya sosyalist örgütlenmelerde tam tersine, mütevazı bir yaşam karşılığında bütün yeteneklerini halkın hizmetine sunma vardır. Katılım kanunu budur, böyle başlar, böyle işler.

Acaba bu hususları kendi kişiliğinizde işletebiliyor musunuz? İşletemezseniz çok akıllı olduğunuzu mu söyleyeceksiniz? Hepsi aynı; sıkılacaksınız, “Ben gittim” diyeceksiniz. Küseceksiniz, ki çoğu kendini bu şekilde yere atıyor, “ben hastayım” diyor. Nitekim toplumumuz bu tiplerle dolu. Bütün bunlar çözüm değildir. Bir önder orta yerdedir, muğlak, hasta ya da psikolojik hasta diyelim, böyle bir tip en fazla ne yapar? Başkaları daha iyisini sunarsa oraya kaçar veya ölür, intihar eder. Bunlar “Bu işte iddialıyım” diyenlerin içine gireceği durumlar değildir. İktidar savaşı böyle çözümlenemez.

Siyaset sanatı amansız bir sanattır;

İktidar savaşı, çok zor bir bilimsel çabayı ve uğruna mücadele etmeyi gerektirir. Bir de yeterlilik çok önemlidir. Bir yerde yeterliliği gördünüz, hepinizin yetersizliğini ben de görüyorum. Ne kadar büyük yetersizliklerinizin olduğunu görüyorsunuz. Ama ben size nasıl hizmet sunuyorum. Kendiliğinizden mi bu bilinci kazandınız, kendiliğinizden mi az çok iktidar oldunuz? Hayır! Kendinize birtakım sıfatlar yakıştırıyorsunuz, ama amansız bir çabanın ürünü olduğunuzu da unutmayın. Tam da burada miras yedicilik değil de, kadir, kıymet bilme şeklinde bir kavramdan bahsetmek gerekir. Bu konularda henüz toysunuz demeyeceğim. Bazıları çok toy, bazıları çok bilinçsiz, bazılarının da kavrayışları sınırlı. Bazıları yeni yeni kavrıyor. Bazı yerlerde de miras yedici, şımarık, ailenin şımarık çocuğu yaklaşımı ve bunun beklentisi içindedirler. Bazısı da keyfi davranıyor, yeni oluşan ulusal hareketi, gerçek doğruları ve onu değerlendirmesini bilmiyor. İşlerden fazla anlamayan bir biçimde sallanıp duruyorsunuz. Bütün bu özellikler şu veya bu oranda var, yönetimlerimizde de var. Yönetenin ve yönetilenin bu kavramın fazla farkında olduğunu sanmıyorum. Buna rağmen sizi, yine de ilerletmek gerekiyor. Sizi daha da çözümleyebilirim, ama siz kendi gerçeğinizi dile getiremiyorsunuz. Siyaset sanatı amansız bir sanattır. Bu sürece kendiniz katıldınız, zorla katılmanız istenmedi. Ben de son derece gönüllü gelişinize hizmet ediyorum. Kanunları var, ortamı var, dikkat edin dedim. İlgi duymanıza karşı da çıkabilirdim; yapma, etme, tehlikelidir, uzaklaş sana göre değil diyebilirdim. Bu da bir yöntem olabilirdi. Ama katılıyorsanız düşmana dikkat edin, bize dikkat edin, bu adımın kendine has özellikleri var. Bu bir hizmettir, sana düşen de bunu kavrayabilmek, bunun hakkını verebilmektir. Bazıları da bunun üzerinde ucuz hesaplar yapıyor. Emeğini götürüp şu, bu partiye satıp karşılığında bakanlık alıyor. Salih Sümer bunun en son örneğidir.

Düşünün, onun bakanlığı neye bağlı? HEP-DEP olayının veya genelde halkımızın ilgisinin bir sonucudur, yoksa milletvekili olamazdı. Çok iyi bilindiği gibi kesin o sürecin bir ürünüdür. Kaldı ki onu özel olarak bakan yapmalarının nedeni DEP’lileri idamla yargılamalarının bir sonucudur. DEP’lilere idam; Sümer de onların kanununa uyduğu için, ona da bakanlık. Bu adam yarın halk mahkemesine çıkarılırsa, nasıl hesap verecek? Veya süreç sana Kürt halkının bazı talepleri temelinde yol açtı, sen bu temelde söz verdin konuşmaların var, ne yaptın denilmeyecek mi? Bazıları idam altına alınırken, o vezirliğe yükseldi. Bunun hiçbir ayrımı olmayacak mı? Bunun hiçbir hesap alıp vermesi olamayacak mı? Bir halk bunun hesabını bile sormazsa, o halk ölmüştür. Ya o çok kurnazdır ya çok büyük ağa, beydir ya da hesap verecek. Halk varsa, iradesi varsa, kendine ihanet edeni en azından sorgulayacaktır.

Bu doğru bir iktidar yükselişi midir? Tamamen özel savaşın emrindedir. Bütün köyler boşaltırken, herkes kıyımdan geçirilirken o da vezirdir. Vezir, nezaret etmekten gelir, Kürt halkının katliamı onun gözetimi altında gelişiyor. Bu, doğru bir iktidar yükselişi değildir. Birileri katledilirken onun yükselmesi ihanet temelindedir ve bir gün mutlaka hesap soracak duruma geleceğiz. Halk, “Bunu bize sen niye yaptın? Biz seni seçtik, hiçbir şey yapmadan evinde otursaydın, idamımızı seyretmeseydin, katliamımıza göz yummasaydın, ama sen onun bir numaralı veziri oluyorsun” diyecek.

İçinizden çıkan hainleri doğru değerlendiremezseniz, halk yarın size de hesap soracaktır;

Ben size şunu söyleyeyim, bunları unutmayın; sizin de içinizden çıkan ihanetler var. İçinizden çıkan hainleri doğru değerlendiremezseniz, halk yarın size de hesap soracaktır. Onları savunamazsınız, tutamazsınız. Bu halk eğer bir halksa, bir gün birileri onun adına hesap sormasını bilecektir. Her ihanet, yapanın yanında kar kalsa, o zaman o mücadeleyi ne diye veriyoruz? Herkes gelsin, bizi istediği gibi kullansın, götürsün. O zaman bir kocakarıdan farkımız kalmaz. Karşı koyacağız ve buna mecburuz. İyi bir iktidar mücadelesini vermiyor ve kendini de akıllı sanıyor. Yani şunu demeye getirir; “Ben nasıl sivrildim? Ben dışarı kaçtım, kimisi içeri girdi, işte ben de buyum” der. Peki bu sağlıklı bir büyüme midir? Elbette ki değildir. Ama o, öyle sanıyor. Bu, haince bir yükseliştir, umarım bir gün bunun hesabı sorulur. Bu örneği bunun için verdim.

Aynı şekilde içimizdeki sivrilmeler de iyi bir iktidarlaşma yöntemi değildir. Kürt gerçeği ortada, büyük bir kısmı böyledir. İçimizde öyle bir mevkicilik, şan, şöhret sahibi olma söz konusu bile değildir. Kendini öyle sananlardan desteğimizi çeksek acaba onlara kim bir merhaba verir? Madem bu kadar “güçlüsünüz”, “şerefiniz”, “onurunuz” var, madem bu kadar “akıllısınız”, “otoritersiniz” o zaman haydi Barzani’nin yanına gidin; eğer size kahyası yerine bile koyarsa sizi alkışlarım. Size paspasçı görevini versin, yine sizi alkışlarım. Ama bütün gücünüzü, otoritenizi benden alacaksınız, ondan sonra böbürleneceksiniz, “Biz ne kadar etkiliyiz” diyeceksiniz! Yapmayın, bu köylü kurnazlığını bırakın. Bu, Salih Sümer’in yükselişine, Hikmet Çetin’in otoritesine benzer.

Bana bağlı olan otorite demek, gerçekten benden gücünü alan demek bana biraz saygılı olmasını bilmek demektir. Ben sana nasıl hizmet ettiysem, şunu da sana sormaya hakkım var; sen hizmete layık mısın, sana niçin hizmet edildiğini biliyor musun? Yükselen bir hareket var, sen onun içindesin ve onun bir sözcüsü olacaksın. Eğer bunu yapmazsan başına geleceklerden ben sorumlu değilim. Kanun, ulusal hareketin kesin dikkat edilmesi gereken bazı esaslarıdır. Bu da PKK’dir.
 

HALKLAR ÖNDERİ (11 Ağustos 1994)

1. BÖLÜM

 

 

YORUM GÖNDER

ZİYARETÇİ YORUMLARI

BENZER KONULAR

15 AĞUSTOS ATILIMI BİR KEZ DAHA DOĞRULANMIŞ VE ZAFERE OLAN İNANCI SARSILMAZ KILMIŞTIR!

ÖLÜMSÜZLÜK,BİRAZ DA KAHRAMANCA DİRENİŞTEN GEÇER

ÖNDERLİĞİN 29 HAZİRAN 1999 İDAM KARARI

ÖNDERLİK SAVUNMALARINDA KUANTUM  

AŞK ÖZGÜRLÜĞÜ ARAYIŞTIR

PKK'YE DAYATILAN TASFİYECİLİK VE TASFİYECİLİĞİN TASFİYESİ

HALKIMIZI TASFİYE ETME TARİHİNE PKK'DE VERDİĞİMİZ  CEVAP  

MEŞRU SAVUNMA BİLİNCİ

HALKIMIZI TASFİYE ETME TARİHİNE PKK'DE VERDİĞİMİZ CEVAP

HALKIMIZI TASFİYE ETME TARİHİNE PKK'DE VERDİĞİMİZ  CEVAP  

ÖZGÜRLÜK PROBLEMİ (1. BÖLÜM)

ÖZGÜRLÜK PROBLEMİ (2. BÖLÜM)

TOPLUMSAL ADALETİN HUKUKLA OLAN İLİŞKİSİ

EMEK VE TOPLUM (1.BÖLÜM)

EMEK VE TOPLUM (2.BÖLÜM)

ETİK-ESTETİK ÜZERİNE 1.BÖLÜM

ETİK-ESTETİK ÜZERİNE (2. BÖLÜM)

LI SER RÊBAZ Û REJÎMA HEQÎQETÊ NAVEROK (BEŞA 1 E MİN)

LI SER RÊBAZ Û REJÎMA HEQÎQETÊ NAVEROK (BEŞA 2 E MİN)

LI SER RÊBAZ Û REJÎMA HEQÎQETÊ NAVEROK (BEŞA 3 E MİN)

LI SER RÊBAZ Û REJÎMA HEQÎQETÊ NAVEROK (BEŞA 4 E MİN)

LI SER RÊBAZ Û REJÎMA HEQÎQETÊ NAVEROK (BEŞA 5 E MİN)

LI SER RÊBAZ Û REJÎMA HEQÎQETÊ NAVEROK (BEŞA 6 E MİN)

LI SER RÊBAZ Û REJÎMA HEQÎQETÊ NAVEROK (BEŞA 7 E MİN)

LI SER RÊBAZ Û REJÎMA HEQÎQETÊ NAVEROK (BEŞA 8 E MİN)

LI SER RÊBAZ Û REJÎMA HEQÎQETÊ NAVEROK (BEŞA 9 E MİN)

LI SER RÊBAZ Û REJÎMA HEQÎQETÊ NAVEROK (BEŞA 10 E MİN)

KOMPLO ORTAMININ OLUŞUMUNA DAİR-I

İMRALI ADASINDA CEZAEVİ YAŞAMIMA DAİR

KOMPLO ORTAMININ OLUŞUMUNA DAİR-II

DEVRİMCİ HALK SAVAŞINA KARŞI NATO’NUN GLADİO SAVAŞLARI

‘YA ÖZGÜR YAŞAM YA SOYKIRIM!’-1-

ÖZGÜRLÜK ÇOCUKLUKTA BAŞLAR

‘YA ÖZGÜR YAŞAM YA SOYKIRIM!’-2-

DEMOKRASİNİN ÖNCÜLÜĞÜNÜ HALKIMIZ YAPACAKTIR 

GÜZELLİĞİN İÇERİĞİNDE TOPLUMSALLIK VARDIR, KOLEKTİVİZM VARDIR

UCUZ YAŞAM YOKTUR, UCUZ YAŞAM ÖLÜMDÜR

YAŞANAN PATLAMA OLAYI TARİHLE EN ŞİDDETLİ HESAPLAŞMADIR

ZEMİNİMİZ SON DERECE DEVRİMCİDİR

NASIL YAŞAMALI?

RUHUMU SATMAMAM ÖZ SAVUNMAMDIR

DEMOKRATİK ANAYASAL ÇÖZÜM GELİŞMEZSE HALKIN DİRENME HAKKI VARDIR!

DEMOKRATİK ULUS ÇÖZÜMÜNÜN ARAYIŞÇISI OLMAK

KÜRT HALKININ ÖZGÜRLÜK İRADESİ BENİ UMUTLANDIRIYOR

PKK BİR ÖZGÜRLÜK HAREKETİDİR

KARARLIYIZ KESİN KAZANACAĞIZ

DEVRİM BÜYÜK BİR GÖNÜLLÜLÜK OLAYIDIR

ÖZGÜRLÜĞE GÖZÜNÜ DİKMEYEN ÖZGÜR OLAMAZ

PKK EVRENSEL BİR HAREKETTİR

PKK, MEZHEPLER MOZAİĞİDİR

ÖZGÜRLÜK OLMADAN ETİK VE ESTETİK OLMAZ

KADIN KURTULMADAN

DEMOKRATİK ULUS KÜLTÜRÜ

CHE GERİLLA TARZININ BÜYÜK TUTKUSUDUR

SOSYALİZM CİNSLER ARASI UÇURUMUN VE EŞİTSİZLİĞİN YIKILMASIDIR

PKK, BÜYÜK YAŞAYANLARIN PARTİSİDİR

GÖÇ, GÖÇ...

DEVRİM, KENDİ İÇİNİ NETLEŞTİRME HAREKETİDİR (1. BÖLÜM)

DEVRİM, KENDİ İÇİNİ NETLEŞTİRME HAREKETİDİR (2. BÖLÜM)

APOCU MİLİTAN KİŞİLİK  (1. BÖLÜM)

APOCU MİLİTAN KİŞİLİK (2.BÖLÜM)

KÜRT AŞKI

TOPLUMUN ÖZGÜRLEŞMESİ

APOCU MİLİTAN KİŞİLİK (3.BÖLÜM)

SINIRSIZLIK VEYA MEZOPOTAMYALI OLMAK

ALEVİLİK KARDEŞLİĞİN ÖZÜDÜR

APOCU MİLİTAN KİŞİLİK (4.BÖLÜM)

ORTADOĞU'DA DEMOKRATİK MODERNİTE ÇÖZÜMÜ

APOCU MİLİTAN KİŞİLİK (5.BÖLÜM)

APOCU MİLİTAN KİŞİLİK (6.BÖLÜM)

APOCU MİLİTAN KİŞİLİK (7.BÖLÜM)

APOCU MİLİTAN KİŞİLİK (8.BÖLÜM)